Ece, diğerlerinden bir gün önce kayınvalidesinin doğum günü için uçağa biniyor. Koltuğuna oturur oturmaz irkiliyor; birisi adını beklemediği bir anda sesleniyor.
Parmakları, uçuş işlemleri kuyruğunda beklerken el çantasının askısına kilitleniyor. Eski kayınvalidesinin doğum gününe daha bir gün var; ama Ece bilinçli olarak erken uçuşu seçiyor. Emre’nin her zamanki gibi her şeyi son ana bırakacağını biliyor; muhtemelen ertesi sabah uçacak. Boşanmalarının üzerinden üç yıl geçti; bu süre boyunca aynı şehirde yaşayıp bir kez olsun karşılaşmamayı başardılar. Ece şimdi bu kırılgan dengeyi her zamankinden daha az bozmak istiyor.
Biletine göz gezdiriyor: 12A, pencere kenarı, sevdiği yer. Uçakta her zamanki gibi kitabına uzanıyor; dün başladığı ve bırakamadığı yeni bir roman. Aşk, ihanet ve affetme üzerine bir hikâye. Eskiden bu tür hikâyelerden kaçınırdı ama zaman yaraları sarıyor.
“Ece?” Tanıdık bir ses tüylerini ürpertiyor. “Ne tesadüf…”
Yavaşça başını kaldırıyor. Emre koridorda duruyor, bavulunun sapını elinde tutuyor. Her zamanki gibi bakımlı, o sevdiği gri ceketiyle. Yalnızca şakaklarında daha önce fark etmediği birkaç beyaz tel var.
“Sen zaten hep geç kalırsın,” deyiveriyor Ece, selam vermek yerine.
“Sen de her şeyi hep önceden planlarsın,” diye cevap veriyor Emre gülümseyerek ve biletini çıkarıyor. “Hmm, 12B.”
Ece yanaklarının yandığını hissediyor. Onca yıldır özenle kaçtığı adamın yanında üç saatlik uçuş. Kader onlarla oyun oynuyor sanki.
“Birisiyle yer değiştirebilirim,” diye söze başlıyor Emre.
“Boş ver,” diye sözünü kesiyor Ece. “Yetişkiniz.”
Emre başını sallayıp yanına oturuyor. Tanıdık tıraş losyonu kokusu ona doğru süzülüyor; koku kalbine saplanan bir iğne gibi. Bu kokuyla kaç kez uyanmıştı?
“İşler nasıl?” diye soruyor Emre, kalkıştan sonra sessizlik dayanılmaz olunca.
“İyi. Kendi yoga stüdyomu açtım,” sakin bir sesle cevap veriyor Ece. “Ya sen? Hâlâ orada mısın?”
“Hayır, danışmanlığa geçtim. Her zaman bunun hayalini kurduğumu hatırlıyor musun?”
Elbette hatırlıyor. Bununla ilgili bitmek bilmeyen tartışmaları da hatırlıyor. O değişimden korkmuştu; Emre ise değişimi arzuluyordu. Şimdi, yıllar sonra, herkes istediğini almıştı. Öyleyse kalbi neden bu kadar sızlıyor?
“Annem seni görünce çok sevinecek,” diyor Emre bir duraksamadan sonra. “Hâlâ geçen doğum gününde ona hediye ettiğin seramik vazoyu saklıyor.”
“Gülten her zaman…” Ece duraksayıp doğru kelimeleri arıyor. “…bana çok iyi davrandı.”
“Boşanmadan sonra bile ‘hayal edilebilecek en iyi gelindin’ derdi.”
Ece’nin gözleri doluyor. Heyecanını gizlemek için kitabına uzanıyor.
“Ne okuyorsun?” diye soruyor Emre, kapağa göz atarak.
“Affetme Zamanı,” diye cevap veriyor Ece. İkisi de başlığın ironisini fark edip susuyor.
Uçuşun geri kalanını sessizce geçiriyorlar. Ama bu farklı bir sessizlik: gerilmiş bir tel gibi gergin değil, neredeyse huzurlu, eskisi gibi. Uçak İstanbul’a inince Emre, çantasını baş üstü bölmesinden almasına yardım ediyor.
“Taksiyi paylaşalım mı?” diye öneriyor. “Nasıl olsa aynı yöne gidiyoruz.”
Ece duraksıyor. Üç yıl önce bir daha asla yan yana gelmeyeceklerinden emin olarak ayrılmışlardı. Ama yine buradalar ve dünya yıkılmamış.
“Tamam,” diye başını sallıyor. “Ama rotayı ben takip ederim; sen zaten teknolojiyle hep kavga edersin.”
Emre gülüyor. Bu tanıdık kahkaha, içinde bir şeyleri titretiyor. Belki de geçmişi bırakmak gerekir, böylece şimdi daha aydınlık olur?
Uçaktan inerken, uzun zamandır ilk kez tesadüfi bir karşılaşmadan pişmanlık duymadığını fark ediyor. Önlerinde doğum günü, özenle hazırlanmış bir masa ve akrabaların tedirgin bakışları var. Ama artık üstesinden geleceklerini biliyor. Zaten hep başarmışlardı.
Taksi, İstanbul’un akşam karanlığında sokaklardan süzülüyor. Ece söz verdiği gibi yolu takip ediyor; Emre yanında oturuyor, aralarında orta koltukta bir çanta var.
“Buradan sağa,” diyor Ece. Emre gülümsemekten kendini alamıyor: Ece, onun anne babasının evinin yolunu ondan daha iyi biliyor.
“Anneme ilk gidişimizi hatırlıyor musun?” diye soruyor birden. “Tüm yol boyunca çok gergindin.”
“Ne demek!” diye söyleniyor Ece. “Heyecandan üç kez kıyafet değiştirmiştim. İyi bir izlenim bırakmak istiyordum.”
“Sonra da çorbayı üstüne dökmüştün.”
İkisi de gülüyor; bir an için zaman durmuş gibi oluyor. Ama taksi tanıdık evin önünde durunca o an, alacakaranlıkta uçup gidiyor.
Gülten onları kapıda karşılıyor ve şaşkınlıkla ellerini kaldırıyor:
“Birlikte mi geldiniz? Ne sürpriz!”
“Uçakta tesadüfen karşılaştık,” diye hızlıca açıklıyor Ece; eski kayınvalidesinin gözlerinde bir umut kıvılcımı seziyor.
“Gelin, gelin! Ece, sana odanı hazırladım, her zamanki gibi.”
Ece donakalıyor. Odası, ziyarete geldiklerinde Emre ile hep kaldıkları üst kattaki yatak odası. Sabah güneşinin duvar kâğıdına oynak desenler çizdiği, pencereden yaşlı elma ağacının göründüğü yer.
“Anne, belki misafir odasında kalayım?” diye girişiyor Emre.
“Tartışma yok!” diye sözünü kesiyor Gülten. “Yarın misafirler orada kalacak. Ece yatak odasında kalır, sen eski çocuk odanda. Her şey eskisi gibi.”
Eskisi gibi… Bu sözler Ece’nin aklında yankılanıyor. Doğrusu hiçbir şey eskisi gibi değil; ama Gülten’le tartışmaya ikisi de cesaret edemiyor.
Akşam, kutlama hazırlıklarıyla geçiyor. Ece mutfakta yardım ederken Emre tavan arasında eski kutuları karıştırıyor; annesinin uzun zamandır yapmasını istediği bir iş. Bilinçli olarak yalnız kalmaktan kaçınıyorlar ama aynı çatı altında bu pek kolay olmuyor.
Gece Ece uzun süre uyuyamıyor. Yatak ona çok geniş, çok boş geliyor. Duvardan ötede, çocuk odasında ahşap zemin gıcırdıyor; belli ki Emre de uyuyamıyor. Sesleri tanıyor: pencereye üç adım, geri dört adım. Bir şeyi düşünürken hep böyle yürürdü.
Birden sessizlik oluyor. Ece yan dönüp pencereden dışarı bakıyor. Elma ağacı rüzgârda hışırdıyor; bir an için sanki son üç yıl hiç yaşanmamış gibi geliyor…



