Şimdi geriye dönüp baktığımda, altmış sekiz yaşında boşanma davası açmak ne romantik bir jestti ne de orta yaş krizi. Kendi kendime bir itiraftı o: Kırk yıllık evliliğim boyunca, yalnızca gündelik hayatı değil; sessizliği, akşam yemeklerindeki boş bakışları ve hiç söylenmemiş ne varsa hepsini paylaştığım bir kadınla birlikte, olmam gereken adam olamamıştım. Benim adım Hakan Demir, İzmir’denim. Hikâyem yalnızlıkla başladı ve hiç beklemediğim bir farkındalıkla bitti.
Songül Demir’le neredeyse bütün ömrü geçirmiştim. Henüz yirmimizdeyken, Türkiye’nin eski günlerinde evlendik. O zamanlar, başlangıçta sevgi vardı. Parkta bir bankta öpüşmeler, akşamları uzun uzun konuşmalar, ortak hayaller kurardık. Ama sonra her şey yok oldu. Önce çocuklar geldi, sonra krediler, iş, yorgunluk, sıradanlık… Konuşmalar yerini mutfaktaki kısa notlara bıraktı: “Elektrik faturasını yatırdın mı?”, “Fiş nerede?”, “Tuz bitmiş.”
Sabah ona baktığımda karımı değil, yorgun bir ev arkadaşını görüyordum. Muhtemelen ben de onun için aynıydım. Birlikte yaşamıyorduk; yan yana yaşıyorduk. Gururlu, inatçı ve güçlü iradeli bir adam olarak bir gün kendi kendime dedim ki: “Sen daha iyisini hak ediyorsun. İkinci bir şansı hak ediyorsun. Hem de temiz havayı hak ediyorsun, be!” Ve böylece boşanma davası açtım.
Songül karşı çıkmadı. Sadece bir sandalyeye oturdu, pencereden dışarı baktı ve “Peki. Nasıl istersen öyle yap. Artık mücadele etmek istemiyorum” dedi.
Gittim. Önce özgür hissettim; sanki omuzlarımdan kocaman bir taş yuvarlanmıştı. Yatağın öbür tarafında yatmaya başladım, bir kedi sahiplendim, sabahları balkonda kahvemi içtim. Ama sonra başka bir duygu geldi: boşluk. Ev fazla sessizdi. Yemeklerin tadı yoktu. Hayat fazlasıyla kestirilebilirdi.
Sonra bana dâhice görünen bir fikir geldi: bana yardım edecek bir kadın bulmak. Tıpkı Songül’ün eskiden yaptığı gibi; çamaşır yıkamak, yemek pişirmek, temizlik yapmak, biraz da arkadaşlık. Evet, belki biraz daha genç, elli yaşlarında, deneyimli, içten, ayağı yere basan biri. Belki bir dul. Gözüm yükseklerde değildi. Hatta kendi kendime diyordum ki: “Ben de fena bir kısmet değilim: bakımlıyım, evim var, emekliyim. Neden olmasın?”
Aramaya başladım. Komşularla konuştum, tanıdıklara hissettirdim. Sonunda şu adımı attım: yerel gazeteye bir ilan verdim. Kısa ve öz: “68 yaşında erkek, birlikte yaşayacak ve ev işlerinde yardımcı olacak kadın arıyor. İyi şartlar; barınma ve yemek dâhil.”
Ama hayatımı değiştiren tam da bu ilan oldu. Üç gün sonra bir mektup aldım. Yalnızca bir tane. Ama ellerimi titretti.
“Sayın Hakan Bey,
Siz gerçekten 2020’li yıllarda bir kadının, yalnızca birinin çoraplarını yıkamak ve köfte kızartmak için var olduğuna inanıyor musunuz? Artık 19. yüzyılda yaşamıyoruz. Siz bir hayat arkadaşı, ruhu ve kendi istekleri olan bir insan değil; yalnızca romantik bir ambalajla sunulmuş ücretsiz bir ev işçisi arıyorsunuz. Belki de önce kendi öğle yemeğinizi pişirip evinizde düzeni sağlamayı, kendi başınızın çaresine bakmayı öğrenmelisiniz?
Saygılarımla,
Eline bir toz bezi tutuştursun diye yaşlı bir herif aramayan bir kadın.”
Mektubu beş kez okudum. Önce öfkeden deliye döndüm. Nasıl cesaret edebilirdi? Kendini kim sanıyordu? Ben kimseyi sömürmek istemiyordum! Ben sadece sıcaklık, huzur, evde bir kadın eli istiyordum…
Ama sonra düşünmeye başladım. Haklı değil miydi? Belki de gerçekten aradığım, konforumun devamıydı. Hayatımı kendi elimle almışıma kadar, birinin gelip benim için kolaylaştırmasını mı istiyordum?
Küçük adımlarla başladım. Çorba pişirmeyi öğrendim. Sonra güveç yaptım. “Ev Yemekleri” diye bir YouTube kanalına abone oldum, alışveriş listesiyle alışveriş yaptım, gömleklerimi ütüledim. Kendimi tuhaf, beceriksiz, neredeyse gülünç hissediyordum. Ama zamanla bunun bir görev olmadığını hissettim. Bu benim hayatımdı. Benim kararımdı.
Hatta mektubu çerçeveletip mutfağa astım. Kendime bir anı olsun diye: Başkasında kurtuluş arama; önce kendini çukurdan çıkar.
Üç ay geçti. Hâlâ yalnız yaşıyorum. Ama evim artık kendi yaptığım yemeklerin kokuyor. Balkonda kendi diktiğim çiçekler var. Pazar günleri Songül’ün tarifiyle elmalı kek pişiriyorum. Arada bir, “Ona bir dilim götürsem mi?” diye düşünüyorum. Belki de kırk yıl sonra ilk kez anladım: Sadece koca olmak değil, bir insanın yanında duran bir insan olmak neymiş.
Ve bugün biri bana yeniden evlenmek isteyip istemediğimi sorarsa, “Hayır” derim. Ama bir gün yanımdaki banka bir kadın oturur da yaşlı bir bey aramadığını, sadece biraz sohbet etmek istediğini söylerse, o zaman ben konuşmayı ararım. Yalnız, artık ben başka bir insanım.



