Emre, kusura bakma o gün doğum gününe gelemedim, yolda bir çocuğa çarptım, — Mehmet kadehi bir dikişte bitirdi. — İş için yeni binalardaydım, arabaya bindim, yola çıkar çıkmaz bir baktım, çocuk benim kaputta.
Düşünsene? Çok şükür hızım pek yoktu. Arabadan atladım, bir baktım — çocuk hayatta, “Nasıl hissediyorsun?” diye sordum, “İyiyim,” dedi. Sarışın ufak bir çocuk, altı yaşlarında olacak.
— Ailen nerede? — diye sordum.
— Annem evde, — diye cevapladı, — akşam yemeği hazırlıyor.
— Hadi gel, — dedim, — anneni bulalım. Bir şeyler yapmamız lazım.
Beni apartmanlarına götürdü, dairenin kapısını gösterdi, ama arkamda saklandı. Kapıyı çaldım, bir kadın açtı. Çok güzel biriydi, daha önce hiç böylesini görmemiştim ama biraz yorgun gibiydi. Gözlerinde canlılık yoktu. Anlıyor musun?
— Affedersiniz, — dedim, — böyle bir durum oldu. Allah rızası için korkmayın, sizin çocuğunuza arabamla çarptım. Ama iyi işte kendisi, — çocuğu arkamdan çıkardım. — Ama isterseniz polisi arayalım?
— Polise gerek yok, — dedi sessizce. — O zaten beşinci kez böyle yapıyor.
— Nasıl yani?
— Oğlum, odana git, — sert bir sesle çocuğa döndü. — Siz de mutfağa buyurun. Çay mı istersiniz yoksa kahve mi?
Bu arada çayı gerçekten lezzetliydi. Otlu çaydı.
— Bizi mazur görün, — dedi Zeynep, adını böyle söyledi. — Oğlum birkaç gün önce arkadaşlarımı aleni bir şekilde kocam olmadığı için yalnız olduğumu söylediğimi duydu, bir şekilde bize baba bulmaya karar vermiş. Şimdiye kadar en az beşinci adamın arabasına atlıyor. İkisini neredeyse kalpten götürüyordu. Ona dedim ki, ben kimseyi istemem, sadece seni yeterim; o da inatçı, dedesine çekmiş. O da bir şeyi kafasına koydu mu, bırakmaz. Araba çok zarar gördü mü? Gerekirse tamir masrafını öderim. Gerek yok mu? Peki, nasıl isterseniz.
Ben de oturuyorum, ona bakarken anlıyorum ki— aşık oldum. İnanmayacaksın Emre, ilk defa hayatımda karşımda benim kadınım. Yorgun, sabahlıkla, makyajsız. Ama hissediyorum ki onu kaybedersem, hayatın anlamı kalmaz.
— Anlıyorum, bütün bunlar absürt görünüyor, ama belki tazminat olarak sizi ve oğlunuzu sinemaya davet edebilirim? dedim.
— Gerek yok, — dedi. — Anlıyorsun, Zeki yine bir şeyler uyduracak.
— Bana karşı bir şey mi hissetmiyorsunuz? — dedim.
— Hayır, mesele bu değil. Sadece… Farklı bir durumda belki… Ama şimdi… Sonuçta o zaman oğlumu bile bile arabaların önüne atıyormuşum gibi olur; sırf koca bulayım diye. Ne kadar utanç verici.
— Öyledir, o zaman ben de zor durumdaki bir kadından faydalanmak isteyen zalim bir adam oluyorum, — diye şaka yaptım. — Artık cehennemde yanacağız birlikte. Ama bari madem öyle, belki aynı ateşte yanarız?
Ne dediğimi tam hatırlamıyorum, ama ertesi gün onları alıp sinemaya götürdüm, Transformers’ı izledik. Sonra bir restorana gittik. Sonra… Kısacası Emre, ben neden geldim. Haziran’da düğünümüz var. Fotoğrafçı lazım. Halletmen mümkün mü? Bak, ne kadar fotogenikler.
Mehmet telefonunu çıkardı ve gülen sarı saçlı güzellikle yanında oturan çocuğun fotoğrafını gösterdi.
Artık kesin olarak biliyorum ki, Cupid’in kanatları yok. Ama bir sürü sarı çili var ve iki süt dişi eksik. Onun adı da Zeki. Soyadı… Aslında, yakında soyadını Mehmet ona verecek. Bundan hiç şüphem yok.




