Çocuklar evden ayrılıp kendi hayatlarını kurunca, eşim bir köpek sahiplenmek istedi… Ancak sakladığım gerçek, her şeyi değiştirdi.
En küçük oğlumuz evlenip eşinin yanına taşındığında, ev ansızın boş bir sessizliğe büründü. Eskiden kahkahalarla, ayak sesleriyle, kapıların çarpmasıyla yankılanan odalar, şimdi devasa ve ıssız görünüyordu. Eşim Mehmet’le baş başa kalmıştık. Masada iki bardak, kanepede iki yastık… Zamanın durduğu hissiyle doluydu içimiz.
“Belki bir köpek alalım?” dedi Mehmet bir akşam, pencereden dışarı bakarken. “Evde bir canlılık olur en azından…”
Midemde bir düğümlenme hissettim. Bu cümleyi bekliyordum ama duymaktan korkuyordum. Mehmet hep köpek istemişti, özellikle çocuklar küçükken. O zamanlar ne zaman ne de maddi imkânlar vardı. Şimdiyse özgürlük, geniş bir ev… ve onun içine işleyen hüzün.
“Mehmet’ciğim…” Çay bardağını bırakıp ona baktım. “Seni anlıyorum. Gerçekten. Ama… Tüy alerjim olduğunu biliyorsun. Evde bir hayvanla yarım gün bile geçiremem…”
Gözlerini pencereden çevirip bana döndü:
“Alerji yapmayan cinsler varmış. Labradoodle, kaniş… Hiç olmazsa bir araştırsak?”
İç çektim. Yıllardır içinde taşıdığı bu hayalini biliyordum. Ama benim için bu bir kapris değildi. Çocukluğumdan beri hayvanlara tahammül edemezdim. Otobüste yanıma bir kedi bile gelse nefesim daralır, gözlerim kızarırdı. Üzerinde tüy olan bir kazağa dokunduğumda hastaneye kaldırıldığım bile olmuştu.
“Riski göze alamam Mehmet. Bir nöbet geçirirsem, hastanelik olurum. Hem sürekli endişeyle yaşamak da istemiyorum…” Sesim titredi.
Yanıma gelip sarıldı:
“Özür dilerim. Düşünmeden söyledim. Çocukların yokluğu ağır geliyor. Bir köpek, bu boşluğu doldurabilir diye düşündüm…”
“Başka bir yol bulalım mı? Birlikte. Sevgi paylaşmak için illa evlat edinmek gerekmiyor. Belki başkalarına verebiliriz bu sevgiyi?”
Sonraki günler fikir üstüne fikir ürettik. Ben gönüllü işler, kurslar önerdim; o balık, kuş, hamster ısrar etti. Ama hiçbiri köpek fikri kadar ona dokunmuyordu.
Ta ki bir akşam yemeğinde şunu söyleyene kadar:
“Barınakta gönüllü olmaya ne dersin? Evimize almadan, orada ilgileniriz. Sen de temas etmezsin. Sadece yardım eder, vakit geçiririz. Hem onlar için hem bizim için iyi olabilir.”
Mantıklı geldi. Denemeye karar verdik.
O ilk cumartesi hâlâ gözümün önünde. Barınağın ilaç, yaş tahta ve saman kokan havası… Köpekler, içten gelen bir umutla havlıyordu adeta. Mehmet, sahibi vefat eden yaşlı bir boksörle hemen kaynaştı. Bense kedilerin olduğu bölümde kendime iş buldum. Mama kaplarını yıkadım, eldivenle okşadım onları… Ve yıllar sonra ilk kez “yaşadığımı” hissettim.
Her hafta sonu gittik. Artık onların ailesiydik. Mehmet köpekleri gezdirdi, kulübeleri tamir etti. Ben mama getirdim, sosyal medyadan sahiplendirme postları attım. Zamanla bu, yeni rutinimiz oldu. Kalabalık bir aile sıcaklığının yerini dolduran, mütevazı bir amaç.
Çocuklar ziyarete geldiğinde, “koruyucu aile” olduğumuz hayvanların hikâyelerini anlattık. Yavru bir köpek yuva bulduğunda hep beraber sevindik.
“Anne, gözlerin ışıl ışıl,” dedi bir gün kızım. “Yıllardır böyle görmemiştim seni.”
Gülümsedim. Haklıydı. Başkalarına yardım ederken, kendi yaralarımı da sarıyordum. Mehmet’




