“Böyle bir baba, hiç babasızlıktan iyidir,” diyor eski kayınvalidem.
“Ne olursa olsun, çocuk babasını tanımalı!” diye öğütlüyor bana eski kayınvalidem, Aylin Hanım. “Oğlumla boşandın, evet. Ama bu onun baba olmasını değiştirir mi? Kimse ondan bu hakkı alamaz. Çocuğu kendi kanından biriyle görüştürmemek olmaz. Belki mükemmel değil, ama hiç babasızlıktan iyidir!”
Onu dinlerken yüreğim acı ve kararsızlıkla sıkışıyor. Emre’yle bir buçuk yıl önce ayrıldık. Neredeyse yedi yıl evli kaldık. Her şey masal gibi başlamıştı: iltifatlar, aşk itirafları, düğün, derken oğlumuzun doğumu. Ama gerçekler hayallerimizi hızla silip süpürdü.
Önce göz yumdum – içmişti işte, geç kalmıştı işte. Sonra işler çığırından çıktı: içkiler, gecelerce kayboluşlar, yalanlar, mesajlaşan kadınlar, şüpheli arkadaşlar. Oysa evde büyüyen bir çocuk vardı. Evliliğimizi kurtarmak için uğraştım. Yalvardım, kavga ettik, psikoloğa gittik, samimi konuşmalar yaptık. Hatta bana nasıl katlandığını anlattığında bile sustum. Sonunda dayanamayacağımı anladım. Boşandık.
Oğlum o sırada beş buçuk yaşındaydı. Bir ev kiraladım, işe girdim, Can’ı ilkokula yazdırdım. İkimiz hayatımızı yeniden kurduk. Kayınvalidemi oğlunu görmekten alıkoymadım – ona minnettarım, çünkü Aylin Hanım her zaman bana iyi davrandı. Elinden geldiğince yardım etti: böllük çocuğa baktı, bazen maddi destek oldu. İyi ve dürüst bir kadın. Ancak tek bir sorunu var: oğlunun yaptıklarına gözlerini kapatıyor.
Emre ise boşanmadan sonra hayatını hiç değiştirmedi. İçki içmeye devam etti. İşlerinde dikiş tutturamadı, geceleri barlarda takıldı, annesinin maaşı ve gündelik işlerle geçindi. Ama bir anda, boşanmadan bir yıl sonra, bir anda “hatırladı” ki bir oğlu var.
Birlikteyken Can’ı neredeyse hiç fark etmezdi. Evin bir eşyası gibiydi onun için. Şimdi birdenbire görüşmek istiyor, “bağ kurmak” istiyor. Ama göründüğü hali biliyorum: ağzında içki kokusu, üstü başı dağınık, yorgun gözler. Çocuğa ne verebilir ki? Dondurma parası bile yok, evi de darmadağın.
“En azından evin önünde, parkta birkaç saat geçirsin!” diye ısrar ediyor kayınvalidem. “Sen de yakındasın, pencerenin altında. Kendisi geliyor, çocuğu merak ediyor. Uzaklaştırma onu. Bu Can için de önemli…”
Onun sözlerinin ardındaki çaresizliği görüyorum. Umudu, torunuyla zaman geçirince oğlunun aklının başına geleceği. Belki babalık duyguları uyanır, belki düzelir diye düşünüyor. Ya her şey değişirse?
Ama ben Emre’yi tanıyorum. Değişmek istemiyor. Canı sıkılıyor ve kendini bu kadar değersiz hissetmemek için bir bahane arıyor. Yüreğim “Sakın ona şans verme!” diye bağırıyor, ama aklımda bir soru dönüp duruyor: Acaba… Belki de oğlumun babasını tanıması gerekir? Belki de kötü de olsa, onun gerçek olduğunu bilmeli? Belki de bu dünyaya bir şekilde onun sayesinde geldiğini… Sarhoş, sorumsuz, ama yine de var olan biri olduğunu öğrenmeli?
Kendime soruyorum: Ya bir gün bana, “Babam nerede? Beni neden sevmiyor? Onu neden tanımıyorum?” diye sorarsa? Ne cevap vereceğim? Onu geri çevirdiğim için mi? Yoksa “Böyle bir baba hiç yoktan iyidir,” dediğim için mi?
Ne yapacağımı bilmiyorum. Bir yandan, oğlumu sorumsuz ve ayyaş bir adamın yanına bırakmaktan korkuyorum. Diğer yandan, Can’ın bir boşlukta büyümesini de istemiyorum. Sonra büyüdüğünde bana, “Bana gerçeği sakladın,” diye kızmasın istiyorum. Çünkü kötü bir baba bile babadır. Kanındadır, genlerindedir, soyadındadır.
Evet, Emre’ye kızgınım. Bana yaşattığı her şey için. Bizi, ailemizi nasıl aldattığı için. Ama oğlumun ondan nefret etmesine izin veremem. Bu benim hakkım değil. Kendisi büyüyecek, kendi kararını verecek.
Şimdilik… Belki görüşmelere izin vereceğim. Ama bir şartla – benim gözetimimde. İçki yok, yalan yok, ikiyüzlülük yok. Sadece bir çocuğun babasını görmesi için küçük bir fırsat. Ara sıra. Kısa da olsa.
Belki Aylin Hanım haklıdır. Bazen kötü bir baba, hiç babasızlıktan iyidir. Çünkü acı bile olsa, gerçekler anlayış getirir. Anlayış ise bilgeliği doğurur. Ve gücü… İşte bu güç, bir gün oğlumun babasının kaderini tekrarlamamasını sağlayacak.
Eğer onu bu yoldan koruyabilirsem… O zaman doğruyu yaptığımı bileceğim.




