Bazen insanların nasıl bu kadar cüretkâr olabildiğini düşünüyorum: başkalarının haklarını “şefkat” ve “yaş” maskesi altında istemekte ısrarcı olmak… Kayınvalidem tam da böyle biri. Adı Sevim Hanım, altmış yedi yaşında ve son iki yıldır tek bir hayali var: bizi, eşimle birlikte İstanbul’daki iki odalı dairemizden çıkarıp kendisi yerleşmek ve karşılığında bize Sakarya’nın köyündeki neredeyse yıkılmak üzere olan eski evini “armağan” etmek.
Dışarıdan bakınca sevecen bir anne, yorulmuş bir kadın. Ama bu maskenin ardında kurnaz bir hesap var. Bize dayattığı ev, dürüst olmak gerekirse, çoktan yıkılmayı hak ediyor. Temelinde çatlaklar, çatısı akıyor, pencereler çürümüş. İçerisi soğuk, küf kokuyor, taban eğri. Sevim Hanım yıllardır hiçbir tamirat yapmamış, sadece bahçedeki çiçekleri sulayıp birkaç meyve ağacını budamış — işte tüm emeği bu.
Bize her geldiğinde kapıdan girer girmez:
“Ne kadar şirin bir eviniz var! Tertemiz, düzenli… Keşke ben de böyle yaşayabilsem…” diye başlar. Sonra birden, sanki aklına gelmiş gibi ekler:
“Belki artık taşınsanız? Ben de bu küçük daireye yerleşsem…”
Önce sessiz kaldım. Sonra şakayla geçiştirdim. Ama şimdi onun o “Zavallı yaşlı kadın… Bu evde yaşamak çok zor…” dolu bakışlarını görünce içim titriyor. Sanki apartman daireleri kendi kendini temizliyor, toz kendiliğinden kayboluyor! Sevim Hanım gerçekten daire hayatının bir otel konforu olduğunu mu sanıyor? Buradaki her detayın emek, zaman ve para ile şekillendiğini, hiçbir şeyin “gökten düşmediğini” anlamıyor — ya da anlamazdan geliyor.
Eşimle ona mantıklı bir çözüm sunduk:
“Evi sat, biraz ekle, şehirde küçük bir daire al. Bahçe derdi olmadan rahat edersin.”
Ama hayır! Ona göre o yıkık dökük ev “elit” bir mülkmüş gibi en az üç milyon lira ediyor! Oysa gerçek değeri ancak bir buçuk milyona çıkar — tabii bulabilirse alıcı. Bu parayla şehirde düzgün bir daire bile alamaz. Açıkça söyledik, ama duymazdan geliyor.
“Kim alır bu evi?” diye anlatmaya çalıştım.
“Bu evin ruhu var! Oğlunuz Mehmet burada doğdu! Biraz elden geçse pırıl pırıl olur,” diyor.
Elden geçirmek mi? Duvarları çökmek üzere olan bir evi mi?
Ve yine, yine, yine… Her gelişinde aynı şey:
“Bu daireniz ne kadar güzel! Belki bir kez daha düşünürsünüz?”
Geçenlerde eşim dayanamadı:
“Anne, sana bu daireyi vermeyeceğiz. Senin evine de taşınmayacağız. Umursama bile.”
Somurtup gitti, bir haftadır aramıyor. Küsmüş. Neden oğlu ve gelini, onu “mutlu etmek” yerine, emek verdiği evi vermek istemiyor, diye düşünüyor.
Ben yoruldum. Nasıl olur da bir insan başkalarının sınırlarını bu kadar görmezden gelebilir? Biz genç bir aileyiz. Çalışıyoruz, gelecek planları yapıyoruz, belki yakında çocuk isteyeceğiz. Onları nerede büyüteceğiz? Tavandan çatlaklar akan, sobalı bir evde mi? Yoksa çoktan hurdaya çıkmış bir mülke daha mı yatırım yapacağız?
Asıl sinir olduğum şey teklifi değil, bunu bize bir “fedakârlık” gibi yutturmaya çalışması. Sanki biz benciliz, sanki bizim dairemiz onun “kurtuluşu”, biz de onu “cennetten” mahrum eden kalpsiz insanlarız. Oysa tek istediğimiz, emek verdiğimiz şeyin bize kalması.
Artık eşimle bu konuyu açmamaya karar verdiik. Cevabımız belli. Eğer gerçekten o evde yaşamak zor geliyorsa, satsın ve bütçesine uygun bir daire arasın. Ama bizim çatımız altında yaşayamaz. Çünkü bizim evimiz, yaşa ya da anneliğe verilen bir ödül değil. Bizim evimiz… ve kimseye vermeyeceğiz.
İnsan bazen “hayır” demeyi öğrenmeli, çünkü kendi mutluluğunu korumak da bir erdemdir.




