Kayınvalidem, kaprislerine boyun eğmeyen oğlunu elimden çaldığımı düşünüyor.

Kaynanam bana, oğlunu onun kaprislerine hizmet etmeyi reddettiği için çaldığım gerekçesiyle lanet okuyor.

Üç yıl önce kocamın ailesinin evine ilk adımımı attığımda anladım: Mehmet’e bu yuvada mutluluk yoktu. Annenin sevgisi tamamen küçük oğlu Can’a aitti, Mehmet ise sadece bir gölgeydi — her emrine boyun eğen, ebedi bir yardımcı. Can ise şımartılıyor, kırılgan bir mücevher gibi korunuyor, parmağını bile oynatmasına izin verilmiyordu.

Kaynana, Ayşe Hanım, ve kayınpeder, Mustafa Bey, köyün kenarındaki geniş ahşap bir evde yaşıyorlardı. Etrafını uçsuz bucaksız tarlalar ve bir nehir sarıyordu. Böyle bir yerde iş bitmezdi: ya kapıyı tamir edeceksin, ya ahırı onaracaksın, ya da sebze bahçesini ekeceksin. Bir de tavuklar, keçiler, bostan derken iş bir ekip dolusu insanı aşıyordu. Şükrettim ki Mehmet’le şehirde, onların işlerinden beş saat uzakta yaşıyorduk. O da bu özgürlüğün tadını çıkarıyordu. Ama ne zaman babaevine gitsek üzerine bir iş yığını çöküyordu, sanki oğulları değil de ekmek parasına çalışan bir ırgattı.

Yeni evliyken Ayşe Hanım bize köyün cennetini anlatan şarkılar söylerdi: yıldızlar altında ateş, nehir kenarında olta, temiz hava ve ev yapımı ayran. Bu masallara kanıp ilk tatilimizi köyde geçirmeye karar verdik. Huzuru, su kenarında uzun akşamları, yaprakların hışırtısından başka sesin olmadığı anları hayal ettik. Ama hayallerimiz istasyona adım atar atmaz paramparça oldu.

Yorgun argın kapıdan girer girmez, tatil toza dönüştü. Mehmet’i hemen yırtık lastiklerle avluya, çitleri tamir etmeye yolladılar. Beni ise, soluklanmama bile izin vermeden, bir dağ dolusu patates ve miskinlikten kalan tabaklarla dolu mutfak masasına oturttular. Sonrası, bütün kalabalık için yemek: kayınpeder, kaynana, dostlar, uzak akrabalar… İki haftalık tatil bir angaryaya dönüştü. Ateşi sadece bir kez yaktık — o da misafirler için et kızartmak için. Mehmet nehire bir kez bile gidemedi. Ama en çok Can’ın davranışları kanıma dokunuyordu. Biz avluda koşturup dururken o, tembel ve kendini beğenmiş bir halde, verandada telefonuyla oynuyor ya da öğlene kadar uykudaydı. Hayatı üç noktadan ibaretti: kanepe, mutfak, tuvalet. Buna rağmen Ayşe Hanım ona sanki tek umuduyormuş gibi hayranlıkla bakıyordu.

Bu kabusun yedinci gününde dayanamadım. Gece, nihayet baş başa kaldığımızda Mehmet’e sordum: “Niye kardeşin hiçbir şey yapmıyor? Uyumaktan başka ne işi var?” Kocam, yorgun gözlerle tavana bakarak, Can’ın “geleceğin dâhisi” olduğunu söyledi. Annesi, onun dersleri için enerjisini koruması gerektiğine, kirli işlerin ona göre olmadığına inanıyormuş. Tabii bu “dersler” dokuz yıldır sürüyordu: ya okuldan atılıyor, ya kaydını yeniliyor, ya da yine başarısız oluyordu. Peki Mehmet? Yıllarca ailesine yardım için gelmişti: çatıyı onarmış, odun kesmiş, bahçeyi kazmıştı. Ta ki ben hayatına girene kadar.

Bu “tatil” benim için son damla oldu. Mehmet’le artık bu yükü sırtından atması gerektiğini konuşmaya başladım. Niye o eğilsin de Can beylik yapsın? Küçük oğlan neden hiçbir şeyin sorumluluğunu almıyordu? Aylarca gelmemizi bekliyorlardı, ahırı onaralım diye, duvarları badana yapalım diye, oysa kayınpeder de yapabilirdi. Ama Ayşe Hanım, Can’ı bir hazine gibi koruyor, ona süpürge bile tutturmayarak.

Neyse ki Mehmet düşünmeye başladı. İlk kez ona karşı ne kadar haksızlık yapıldığını gördü ve artık sonsuz kurtarıcı olmayacağına karar verdi. Bundan sonra kaynananın ısrarlarına boyun eğmeyecektik. Bayramlarda, kaynananın aramalarına rağmen evde kaldık. Diğer bayramlarda da gitmedik. Gerçek bir tatile — denize, güneşe, özgürlüğe — çıkma fırsatımız olduğunda bunu aileye bildirdik. Ayşe Hanım bir volkan gibi patladı. Bizi aileye ihanet etmekle, onların yardıma ihtiyacı olduğunu bilmekle suçladı. Mehmet soğukkanlılıkla, “Ne yardımı?” diye sordu. Meğer verandayı yenilemeye karar vermişler — tabii ki bizi hesaba katmışlardı.

O anda Mehmet dayanamadı. Annesinin suratına, “Sende bir oğul daha var. Belki de onun kıpırdanma vakti gelmiştir?” diye haykırdı. Kaynana, Can’ın derslerle meşgul olduğunu, dikkatinin dağılmaması gerektiğini mırıldandı. Ama Mehmet onlara, kendisinin öğrenciyken bile aile için çalıştığını, çünkü “kardeş küçüktü” dediklerini hatırlattı. Peki ya şimdi? Can büyümüştü ama hâlâ dokunulmazdı. “Anne, iki oğlun var,” dedi ve sesinde acı vardı. “Ama sanki biri senin, bense bir yabancıyım.” Sonra telefonu kapattı.

Bir dakika geçmemişti ki Ayşe Hanım beni aradı. Sesi öfke ve gözyaşlarıyla titriyordu. Oğlunun aklını zehirlediğimi, ailelerini parçaladığımı, Mehmet’i ondan çaldığımı söyledi. Sessizce telefonu kapattım ve numarasını engelledim. Pişman değilim, bir saniye bile.

Eğer Mehmet tek çocuk olsaydı, ilk ben ebeveynlerine yardım etmeye çağırırdım. Ama ailede iki oğul varken, biri paşa gibi yaşarken diğeri köle gibi çalışıyorsa, bu adaletsizliktirArtık ikimiz de biliyoruz ki, gerçek aile yük paylaşmakla değil, sevgiyi eşit dağıtmakla kurulur.

Rate article
Lifequest
Kayınvalidem, kaprislerine boyun eğmeyen oğlunu elimden çaldığımı düşünüyor.