Aşk yaş tanımaz: Svetlana’nın hikayesi
Yıllar önce, şirin kasabamız Kütahya’ya Riga’dan uzun boylu, zarif ve inanılmaz güzel bir kadın geldiğinde, bütün mahalle donup kaldı. Adı Svetlana Rudolfovna’ydı ve sanki başka bir gezegenden gelmiş gibiydi — asil duruşu, ölçülü gülümsemesi ve erkeklerin aklını başından alan, kadınlarınsa kıskançlıkla karışık hayranlıkla baktığı bir bakışı vardı. Üniversiteden sonra ataması buraya çıkmıştı ve biz yerli halka göre, sokaklarımıza gerçek bir yabancı ayak basmıştı.
Svetlana’nın butiklerle ya da mağazalarla işi yoktu. Bir parça kumaş, bir makara iplik ve bir iğne — iki gün sonra, dergi kapaklarını süsleyebilecek kadar şık bir palto ile çıkıverirdi sokağa. Kendi diker, nakış işler, örgü örer, giysilerindeki zarif detaylarla fısıltılara ve kıskanç bakışlara sebep olurdu. Biz çocuklar onun evine koşar, rengarenk şemsiyeleriyle oynardık — bir koleksiyon kadar çoktu! O da gülerek bize “podyum yürüyüşü” öğretir, kendimizi moda defilesindeki mankenler gibi hayal etmemize izin verirdi.
Erkeklerin ilgisine rağmen, Svetlana Rudolfovna uzun süre evlenmedi. Belki de bağımsızlığı, güzelliği ve en önemlisi, vakur duruşu onları korkutuyordu. Ama kırklarına yaklaşırken her şey değişti. O sırada bir mobilya fabrikasında ekonomist olarak çalışıyordu ve fabrikanın müdürüyle fırtınalı bir aşk yaşadı. Adam evliydi ve dedikodular eksik olmadı. Hele bir de babasının aynısı olan oğlu Nikola doğunca, mahallede fısıltılar, yargılamalar ve arkasından konuşmalar arttı. Ama Svetlana dimdik durdu. İşinden ayrıldı ama yoksul kalmadı. Sevgilisi ona sahip çıktı: bir daire aldı ve tahmin edebileceğiniz gibi, evin mobilyaları hep o fabrikadan çıkmıştı.
Ben Nikola’yla büyüdüm. Aynı kum havuzunda oynadık, bayramları birlikte kutladık. Svetlana mahalledeki bütün kadınlarla iyi geçinirdi, yardım eder, diker, herkese sıcaklıkla yaklaşırdı. Onun evi bir vaha gibiydi — açık kapı, mis kokulu börekler, sıcacık bir tebessüm. Ama okul öncesi ailem başka bir semte taşınınca, onlarla bağlarımız giderek koptu.
Yıllar sonra, üniversiteden mezun olup Bursa’ya iş gezisine gittiğimde tanıdık bir yürüyüş gördüm. Bir kadın arabasına biniyordu ve ona yardım eden adamın yüzünde, büyümüş olan Nikola’yı tanıdım. Yaklaştım, birden kapı açıldı:
— Nurdane’ciğim! Tanıdın mı beni? Ben seni hemen tanıdım! — Oydu, Svetlana Rudolfovna, hâlâ aynı, şık ve canlı.
Birlikte yol aldık, sohbet ettik. Sonra aniden şunu söyledi ki tüylerim diken diken oldu:
— İnanabiliyor musun, âşık oldum… Bu yaşımda! Ali’yle tanıştık tatilde, önce bir plaj aşkı sanmıştım, ama sonra gerçek bir sevdaya dönüştü. Beş yıl birlikteydik… Ama şimdi çocukları — yetişkin, varlıklı çocukları — korkuyorlar, evlerini “alacağım” diye. Eleştiriler, baskılar arttı… O da soğudu ve ayrıldık.
Sesindeki hüzün belirgindi ama gözleri ışıltısını kaybetmemişti. Otelin önünde vedalaştık. Oğluyla birlikte uzaklaşırken, ben odama dönüp uzun süre uyuyamadım.
İki yıl geçti. Bir kafede tesadüfen Nikola’yla karşılaştık. Oturduk, çocukluğumuzu andık, sonra devamını anlattı:
— Annem dayanamadı. Ona gitti. Habersiz, kendi kendine. Yoldayken — inme inmiş. Hastaneden aradılar, koştum oraya. Doktorlar umut vermiyordu… Ama kurtuldu. İnanabiliyor musun? Bir ay sonra eve döndü.
Şoktaydım. Yetmişini geçmiş bir kadın, aşk uğruna başka bir şehre atılmıştı. Para için değil, çıkar için değil — sırf onsuz yaşayamadığı için. Sordum:
— Peki şimdi nasıl?
Nikola hafifçe gülümsedi:
— Geçenlerde dolabını düzenlerken bir çanta buldum. Pasaport, kozmetik çantası, elbise, biletler… Yine gidecekmiş! Dedim ki: “Anne, daha yeni iyileştin!” O da: “Yaşamak lazım oğlum. Kalp atmaya devam ettiği sürece, sevmek lazım.”
Öylece oturdum, ne diyeceğimi bilemedim. Gözümün önüne çocukluğumdaki o Svetlana Rudolfovna geldi — renkli, özgür, kimsenin kurallarına boyun eğmeyen. Hiç değişmemişti. Sadece daha da güçlenmişti.
Ve o an anladım: aşk yaş tanımaz. Onu kalıplara sığdıramazsın. Ruhun açık olduğunda gelir — yetmişini de geçsen fark etmez. Önemli olan, ona yer açacak cesarete sahip olmaktır.




