Küçük kız kardeşimin adı Elif. Kendimi bildim bileli, her zaman kurban rolüne bürünmeyi çok iyi becerir. Onun için hiçbir şey yolunda gitmez, her şey zordur, suçlu olan kesinlikle o değildir. Sorun çözmek gibi bir alışkanlığı yoktur; birinin her şeyi halledip onun yardımına koşmasını beklemeyi tercih eder. Kısacası, hayatı boyunca “bana borçlusunuz” modunda yaşadı.
Üniversiteden mezun olur olmaz Elif evlendi. Şanssız olduğunu söyleyemem, tam tersine pek çok insanın hayalini kurduğu bir fırsat yakaladı. Kayınvalidesi, Gülten Hanım, iyi kalpli ve akıllı bir kadındı. Kuzeninden miras kalan bir apartman dairesi vardı. Kiraya vermek yerine, genç çiftin orada ücretsiz yaşamasına izin verdi. Kendisi ise şehrin kenar mahallesindeki iki odalı evinde kalmaya devam etti. Tek amaçları, gençlerin birikim yapıp kendi evlerini alabilmeleriydi. Ne yazık ki böyle cömert davranışlar çoğu zaman nankörlükle karşılık bulur.
Elif, çalışmaya pek hevesli biri değildi. Günlerini diziler izleyerek, kahve içerek ve sosyal medyada vakit geçirerek rahatça geçiriyordu. Üniversiteden sonra işe girmek mi? Ne gerek vardı, hemen çocuk yapıp doğum iznine çıkmak daha kolaydı. Öyle de oldu—bir yıl sonra bebek arabasını sürüyor, bir yıl daha geçmeden kocası boşanma davası açıp ortadan kaybolmuştu. Sonunda yapayalnız kaldı. Peki ona kim sahip çıktı? Tabii ki kayınvalidesi.
Gülten Hanım da yine insanlığını gösterdi—Elif ayakları üzerinde durana kadar o dairede kalmasına izin verdi. Ona göre bu; bir işe girmek, en azından konut kredisi için birikim yapmak, yavaş yavaş bağımsızlığına kavuşmaktı. Ama Elif, “ayaklarımın üzerinde durana kadar” sözünü bambaşka anlıyordu: “Beni kovana kadar rahatıma bakacağım.”
Kayınvalidesi elinden geldiğince yardım etti; torununa baktı, oyuncaklar aldı, market alışverişlerine katkı sağladı. Elif ise birikim yapmak yerine yurtdışına tatile gidiyor, lüks kıyafetler alıyor, sosyal medyada yeni çantalarını ve makyajını sergiliyordu. Üstelik hâlâ o dairede bedava oturuyordu. Eski kocası ise boş durmamış, konut kredisi çekip tekrar evlenmiş, hayatını düzene sokmuştu. Kız kardeşim ise herhalde hiçbir şey yapmadan yaşayabileceğini düşünüyordu—herkes ona borçluydu!
Yedi yıl geçti. Bu arada Gülten Hanım, ki zaten emeklilik yaşını geçmişti, bir gün o daireyi kiraya vererek gelir elde etmek istediğini hatırlattı. Nazikçe Elif’e taşınmayı düşünmesini söyledi. Peki ne oldu dersiniz? Kız kardeşim öyle bir sahne çıkardı ki Şehir Tiyatroları bile kıskanırdı. Çocuğunun ve eski kocasının yanında bağırarak, ağlayarak, “Bizi sokağa atıyorsunuz!” diye ortalığı birbirine kattı.
Kimse onu sokağa atmıyordu. Annem ve babam şehir dışında geniş bir evde yaşıyor, Elif ve çocuğu için ayrı bir odaları var. Ama oraya gitmek istemiyor. Neden mi? Çünkü orada biraz olsun ev işlerine yardım etmesi, kendi eşyalarını toplaması, erken kalkması gerekecek—oysa o özgür hayata alışmıştı! İşte bu yüzden yükü bana yıkmaya karar verdi.
Biz kocamla daha yeni birikimlerimizle evimizin ilk taksitini ödedik, tadilat yaptırdık ve kiraya vermeye başladık. Kira geliri, aylık taksitlerimizi karşılıyor. Şimdilik kocamın evinde yaşıyoruz. Elif bunu duyar duymaz hiç utanmadan “Altı ay kadar kalabilir miyim?” diye sordu. Tabii ki ücretsiz! Üstelik bu altı ayın onun için yeterli olacağına dair sözler verdi.
Ama ben Elif’i tanıyorum. Bu altı ay, bir bakmışsın sekiz yıla dönüşür. Yeni evimizin tadilatını da ilk birkaç ayda mahveder. Sonra da “cimri” olduğum, kendi kız kardeşime yardım etmediğim için bana kızmaya başlar. Bu yüzden hiç düşünmeden sert bir şekilde “Hayır” dedim. Ve bu, verdiğim en doğru karardı. Elif öfkeden deliye döndü, telefonla akrabalara şikâyet etmeye, bizi ve kocamı acımasız olarak göstermeye, oğlunu herkese karşı kışkırtmaya başladı.
Ama artık bu oyunlara gelmiyorum. Biz kocamla çalışıyor, geleceğimizi inşa ediyoruz. Lüks tatillere çıkmadık, marka kıyafetler almadık, biriktirdik ve tasarruf ettik. Başkalarının tembelliği ve umursamazlığı için ödeme yapmak zorunda değiliz.
Hâlâ anlamıyorum—nasıl olur da yedi yıl boyunca geleceğini hiç düşünmezsin? Kayınvalidesinin evinde sonsuza kadar yaşayabileceğini mi sandı? Yoksa bir akrabasının ona yeni bir ev mi vereceğini umdu? En kötüsü de herkese borçlu oldukları hissi. Kendi oğlunu bile “Zavallı, mutsuz beni evden atıyorlar!” dramasında bir piyon haline getirdi.
Böyle bir kardeşle nasıl başa çıkılır? İletişimi sürdürmeli miyim yoksa artık bir nokta mı koymalıyım? Ona “borçlu” olmaktan yoruldum…




