Bugün günlüğüme yazmak istiyorum, çünkü içimde anlatamadığım bir acı var. Hiç düşünmemiştim ki oğlumun evine yaptığımız bu ziyaret, bize böyle bir utanç yaşatacak. İnsanlar değişir, evet, ama bu kadar mı? Kalbim bunu kabullenmek istemiyor. Bu yaşadıklarımızı dostlarımıza anlattığımızda, kimileri bizi anladı, kimisi ise omuz silkti: “Ne var bunda?” diyenler bile oldu. Belki de biz yanlış anlıyoruzdur misafirperverliği ve aile bağlarını? İşte bu yüzden herkesin fikrini merak ediyorum.
Eşimle birlikte ilk kez büyük oğlumuz Emre’yi ziyarete gitmiştik. Eşi Gülşah ve minik torunumuz Efe ile birlikte, İstanbul’un merkezinde, geniş iki odalı bir dairede yaşıyorlardı. Onları görmeyi, Efe’yi kucaklamayı, en azından bir hafta birlikte vakit geçirmeyi özlemiştik. Bavullarımız hediyelerle doluydu: ev yapımı börekler, reçeller, herkes için aldığımız küçük sürprizler… Karşılaşmamız, eski güzel günlerdeki gibi sıcaktı. Taksiyle evlerine vardığımızda Gülşah harika bir sofra hazırlamıştı. Biz de getirdiklerimizi ekledik, içeceklerimizi doldurduk, kahkahalar atarak anıları yâd ettik. O kadar samimiydi ki içimiz ısınmıştı. Ta ki yatma vakti gelip de Emre’nin şu sözlerine kadar:
“Anne, baba, sizin için rahat edebilmeniz adına bir otel ayarlattık. Zaten ödemesi yapıldı, şimdi taksi çağırıyorum, sabah yine burada olursunuz.”
Donakaldım. Eşim boğuk bir öksürükle itiraz etmeye çalıştı:
“Emre, oğlum, ne oteli? Size geldik biz! Efe’nin odasında kanepe var, orada gayet rahat ederiz…”
Ama Gülşah, Emre’nin sözünü keserek araya girdi:
“Ne kanepe? Otel rezervasyonunuz bir haftalık yapıldı bile! Yakın zaten, arabayla on dakika sürmez.”
Emre gözlerini yere dikmiş, sessizce duruyordu. Utandığı belliydi, ama karısına karşı çıkmıyordu. Bu sessizliği, söylenen her sözden daha çok yaraladı beni.
Ne yapabilirdik ki? Ağır bir yükle taksiye bindik ve o “yabancıların yuvasına” doğru yola koyulduk. Geceyi uykusuz geçirdim. Döndüm durdum, içim acıyla doluydu. Eşimin derin iç çekişleri ise sanki tüm dünyanın yükünü taşıyordu. Sabah uyandığımızda hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Gülşah bizi gülerek karşıladı, hiçbir şey olmamış gibi:
“Nasıldı otel? Rahat ettiniz mi?”
Dayanamadım:
“Yerde yatsak daha iyiydi! Hiç çocuklarının yanına gelip de otelde kalan gördün mü? Yabancı gibi hissettirdiniz bize!”
O ise sadece omuz silkti, sanki önemsiz bir şey söylemişim gibi. Emre ise yine sesini çıkarmadı. Bu sessizlik içimi iyice parçaladı. Öğle vakti eşimle kararımızı verdik: Daha fazla dayanamazdık. Hemen istasyona gidip ertesi günün biletlerini aldık. Gülşah duyunca sevincini bile gizlemedi, sadece otel parasının iade edilip edilmeyeceğini sordu. Emre ise bir gölge gibiydi, hiç konuşmadı. Aslında daha uzun kalacağımızı biliyordu. Tek tesellimiz Efe oldu; bize sarıldı, istasyona kadar bizi uğurlamak istedi. Gülşah ise vedalaşırken bile meşguldü, sadece bir “hoşça kalın” deyip geçiştirdi.
Küçük oğlumuz Ali, bu “misafirperverliği” duyunca hemen Emre’yi arayıp ağzının payını verdi. Ama ne fayda? Olan olmuştu. Artık Emre’ye gitmeyeceğimize yemin ettik. İlk ve son ziyaretimiz oldu. Şimdi nasıl yüzümüze bakacak, bilmiyorum. Biz onlara geldiklerinde en güzel odamızı verirdik, temiz çarşaflar serer, en sevdikleri yemekleri yapardık. Ama bizi, istenmeyen misafirler gibi kapı dışarı ettiler.
En çok Efe için üzülüyorum. Oğlumla aramıza örülen bu soğuk duvar yüzünden torunumuzu daha az göreceğiz. Bu düşünce, kalbimi paramparça ediyor…




