Adım Aylin, otuz iki yaşındayım ve hayatımdaki en acı dönemlerden biri olan boşanma sürecini yeni atlattım. Eşimin adı Can’dı. Üç yıldan biraz fazla evli kaldık ve açıkçası bu yıllar hiç de kolay geçmedi. Tartışmalarımızın, kırgınlıklarımızın ve nihayetinde ayrılığımızın nedeni Can değildi. Onun annesi, Sevim Hanım’dı.
Başından beri benden hoşlanmadı. Henüz nişanlıyken bile Can’a, ona göre olmadığımı, “yanlış aileden” geldiğimi, “fazla dik başlı” olduğumu ve “kariyerine kötü etki ettiğimi” söylerdi. En sevdiği cümle şuydu:
“Evlilik aşkla değil, mantıkla yapılır. Yoksa bir ömür yoksulluk çekersin.”
Evlendiğimizde onunla ilişkimi düzeltmek için çaba gösterdim. Hediyeler aldım, misafirliğe çağırdım, hastalandığında yanında oldum. Ama hiçbir işe yaramadı. Her fırsatta bana laf sokar, Can’a yemek yapmayı bilmediğimi, çocuklarımızın “sakat” doğacağını çünkü babaannemin “kamburu” olduğunu fısıldar, hatta bir keresinde komşuya “şüpheli bir şekilde gülümsediğimi” bile iddia etmişti.
Sürekli Can’ın kafını karıştırırdı. Her konuşmamıza burnunu sokar, en özel anlarımızda ortaya çıkar, habersiz gelir ve kıskançlık numaraları yapardı. Ona göre ben hep aldatıyordum! Bir gün, sonradan öğrendiğim kadarıyla oğluna “eş olarak” hayal ettiği bir kızı bile eve getirmişti. Bizim evimizde, mum ışığında bir akşam yemeği düzenlemiş, masayı kendisi hazırlamıştı. O gün ise ben fazla mesai yapıyordum.
Can başta gülüp geçiyordu.
“Annem biraz tuhaf, takma kafana,” derdi.
Ama gün geçtikçe sessizleşti. Artık benim yanımda durmuyor, ağladığımda bile susuyordu.
Sonunda dayanamadım. Geceleri kaygıyla uyanmaya başladım, kalp çarpıntılarım oldu, kilo verdim ve bir an geldi ki anladım: Yaşamıyorum, sadece hayatta kalıyorum. Kocamın annesinin sistematik olarak evliliğimizi yok ettiğini, eşimin ise sessizce izlediğini görmeye tahammülüm kalmamıştı. Eşyalarımı topladım ve çıktım. Sahne yapmadan. Kavga etmeden. Sadece bir nokta koydum.
Can bile beni durdurmaya çalışmadı. Bir gün sonra annesinin yanına taşındı. Demek ki Sevim Hanım kazanmıştı.
İki ay geçti. Ve bir Cumartesi sabahı kapı çaldı. Önümde ağlamış, elleri titreyen, “çay için” aldığı bir paket şekerleme ile duruyordu.
“Aylin,” diye fısıldadı, “lütfen Can’a geri dön… O artık eski hali değil. İşten ayrıldı. İçmeye başladı. Yaşamak istemediğini söylüyor…”
Önce ne olduğunu anlayamadım. Sonra güldüm.
“Bunu siz istemediniz mi? Boşanmamızı. Onun hayatından çıkmamı. İşte, şimdi oğlunuzla baş başasınız. Artık sadece sizin. Bunun için çok uğraştınız.”
Kapıyı kapattım. Kinimden değil, canım yandığı için.
O günden beri neredeyse her gün mesaj atıyor. Yalvarıyor. Can’ı nasıl iyi yönettiğimi, mükemmel bir eş ve ev hanımı olduğumu, hatta “ışık saçan bir insan” olduğumu söylüyor. Mesajlarını okuyor ve inanamıyorum. Üç yıl boyunca hayatımı yerle bir eden kadın bu muydu?
Can’a geri dönmeyeceğim. Beni yıllarca parçalayan bir yere adım atamam. O değişse bile, anlasa bile… Artık o eski Aylin değilim. Kimsenin sevgisini bekleyerek yaşamıyorum. Onay aramıyorum. Sadece huzur istiyorum. Sessizlik. Mutluluk. Sürekli eleştiriler ve boş gözlerle yapılan ziyaretler olmadan.
Şimdi Sevim Hanım zaferinin tadını çıkarabilir. Sonuçta istediği bu değil miydi? Sadece sonucun böyle olacağını tahmin edememişti. Düşünsün. Tabii hâlâ düşünebiliyorsa…




