Adım Ayla Hanım. Oğlum Emre yakın zamanda 27 yaşına bastı. Altı ay önce, Deniz adında bir kızla evlendi. Kız akıllı, güzel, terbiyeli. Tıp fakültesinin altıncı senesini bitirmek üzere, doktor olacak. Her şey güzel gibi görünüyor ama içim bir türlü rahat değil. Çünkü görüyorum ki, oğluma gerektiği gibi bakmıyor.
Emre çocukluğundan beri kronik gastrit hastası. Babasından miras kaldı bu illet. Öyle “yenilen yemeğe bağlı sıradan bir rahatsızlık” değil, bilen bilir. Nöbet geldi mi insanın hayatını karartır. Bahar ve sonbahar aylarında Emre’nin hali daha da zorlaşır: mide yanması, ağrılar, kusma, uykusuzluk… Onun neler çektiğini iyi bilirim, çünkü yıllarca ben baktım ona. Benimle yaşadığı dönemde beslenmesine dikkat ederdim: diyet yemekleri, kızartma yok, fast food yasak, yemek saatleri düzenli, hafif tahıllar, haşlama et, çorbalar, kompostolar… Onu sadece beslemedim, adeta korudum.
Düğünden önce Deniz’i uyarmıştım:
“Emre’nin midesi hassastır. Özellikle mevsim geçişlerinde dikkat etmen lazım. Lütfen doğru besle onu.”
Gülümsedi ve her şeyin kontrol altında olacağına dair söz verdi. İnandım.
Ama bir ay sonra ziyaretlerine gittiğimde donup kaldım. Mutfakta kirli tabaklar, buzdolabında sadece ketçap, bira ve bayatlamış bir ekmek… Çöp kutusunda pizza kutuları, tavuk kanadı paketleri. Ocakta ise bomboş. Sordum:
“Emre nerede?”
“İşte, birazdan gelir,” diye rahat bir cevap verdi Deniz.
“Peki bugün bir şey yedi mi?”
“Sanırım sabah bir şeyler atıştırdı…”
İçim ürperdi. Bunun nasıl biteceğini biliyordum. Ve haklı çıktım. Üç ay sonra hastane. Şiddetli bir gastrit krizi. Serumlar, diyet, ağrılar… Emre yatarken neredeyse her gün yanında bekledim. Deniz ise günde bir-iki saat uğruyor, sonra “sınava hazırlanması gerektiğini” söyleyip gidiyordu. İçim acıdı.
Taburcu olduktan sonra onlara bir tavşan götürdüm. Taze, güzel, semt pazarından aldığım. Hafif bir çorba yapmalarını rica ettim. Kafa salladı. Bir hafta geçti, buzluğa baktım — tavşan olduğu gibi duruyordu, çıtı çıkmamış. Üstüne çorba mı yapacak?
Yardım teklif ettim:
“Deniz, bırak ben yapayım. Meşgulsün, dersler, sınavlar…”
“Gerek yok!” diye kesip attı. “Ben hallederim.”
Ama halledemiyor. Ve oğlumun, yıllarca özenle baktığım çocuğun, yavaş yavaş eski kötü günlerine döndüğünü görmek acı veriyor. O ise susuyor. Karısını kırmak istemiyor, kavga çıkarmıyor. Ama kilo kaybediyor, sinirli, yine uykusuz.
Ben ise sessiz kalamam. Onun sağlığının çöpe atıldığını görmeye dayanamam. Deniz’le kavga etmek istemiyorum, evliliklerini bozmak da istemiyorum. Ama oğlumun her gün biraz daha kötüleşmesine izin veremem.
Ciddi ciddi, Deniz’in annesiyle konuşmayı düşünüyorum. Belki o, kızına ulaşabilir. Belki ona, kocasına sadece lafla değil, işle de bakmanın gerektiğini anlatabilir. Karı olmanın sadece aynı yatağı ve mutfağı paylaşmak olmadığını… Zor gününde destek olmak, iyileştirmek, kurtarmaktır diye. Hele bir de doktorsan — henüz olmasan bile — bu sorumluluğun daha da büyüktür.
Düşman değilim. Sadece bir anneyim. Oğlumun sağlıklı olmasını istiyorum. Bunun için gerekirse devreye gireceğim. İster mutfağa geçip yemek yaparım, ister her gün yemeğini götürürüm. Ama onun solgunlaştığını, güçsüzleştiğini ve acı çektiğini bir daha görmeye dayanamam. İhmalle onu kaybetmeye sessiz kalamam. Çünkü oğlumu seviyorum. Ve hatta bunun bazılarına yanlış görünse bile, onun için savaşacağım.




