O gün Ayşe tamamen bitmişti. Bütün sabah temizlik, çamaşır, yerine konan okuyalar, silinen yerler… Sonunda fırına baktığında patatesli tavuk mis gibi kokuyordu, mutfağa yayılan bu lezzet kokusuyla başı dönüyordu.
“On dakika daha,” diye mırıldandı, zamanlayıcıyı kurup banyoya koştu—bu sürede fayansları temizleymiş olacaktı. Her şey yolundaydı. Ta ki kapı çarpana kadar.
“Çocuklar geldi herhalde,” diye geçirdi içinden Ayşe, ancak kapıda ne oğlu ne de kızı vardı; sabah beylik lafıyla “garajda” olduğunu söyleyen kocası Mehmet duruyordu.
“Oo, mis gibi kokuyor!” diyerek ellerini ovuşturdu. “Senin tavuğuna bayılıyorum!”
“Çocukları çağır, yemeğe gelsinler,” diye seslendi Ayşe ve lavaboya döndü.
Bir dakika sonra evin içinde çıplak ayak sesleri, ayakkabıların fırlatılışı, kahkahalar… Ayşe çocukların tartıştığını duyunca, zamanlayıcı bekleyemeden çıktı.
“Ne oldu?” diye sordu, eldivenli elleriyle.
“Bacak istiyorum!” diye çığlık attı on yaşındaki Elif.
“Ben de!” diye bağırdı sekiz yaşındaki Emre aynı anda.
“İki tane var ya,” diye elleriyle işaret etti Ayşe.
“Yok! Bir tane kalmış!” diye ayağını yere vurdu Elif.
Kadın masaya yaklaştı. Gerçekten de—tavuk yarı yarıya eksikti. Gözüne sadece göğüs eti ve bir parça patates ilişti.
“Baban nerede?”
“Gitti. Tavuğun yarısını alıp gitti,” diye homurdandı oğlu.
Ayşe telefonunu kaptı, aradı—Mehmet açmadı. Anahtarları alıp daireden fırladı. İçi kaynıyordu: yine mi? En iyi parçaları yine kendine ayırmıştı. Ama bu sefer—yalnızca kendine değil, müsait takımına. Bu artık sadece cimrilik değildi—bu, evine ihanetti.
Apartmanın önünde, bebek parkının yanındaki bankta Mehmet arkadaşlarıyla oturuyordu. Ellerinde bira, dizlerinde o tavuk… Güvenerek yiyorlar, parmaklarını yalıyorlardı.
“Fazla kaçmadı mı?!” diye üzerlerine yürüdü Ayşe, gözleri ateş saçıyordu.
“Eve git, sonra konuşuruz,” diye süzüldü Mehmet, yanındaki “çocuklara” baka baka.
“Hayır, şimdi konuşacağız! Kendi çocuklarım için piyirdiğim yemeği çaldın! Utanmıyor musun? Hep en iyisini kendine ayırmak yetmiyormuş gibi, şimdi de misafirlerini senin olmayan şeylerle mi doyuruyorsun?”
“Git, kendimi zor tutuyorum,” diye sertçe karşılık verdi, bileğinden yakalayarak.
“Ne yapıyorsun?!” diye çekti elini Ayşe. “Sen sadece bencil değilsin, Mehmet, hırsızsın. Kendi çocuklarının yemeğini çalıp ayyaşlara yediren bir hırsız!”
“Dramatize etme, Ayşe,” dedi sinirle, arkadaşlarının önünde küçük düşmüş hissederek. “Bir kere olmuş şey.”
“Bir kere mi? Peki ya meyveler? An”Annemden gelen zeytinyağını da bir gecede bitirdiğini unuttun galiba,” diye ekledi Ayşe, kapıyı çarpıp içeri girdi.




