Şehir Lüksünden Bıkan Aile, Kırsalın Sıcaklığına Dönüyor: ‘Artık Gücümüz Kalmadı’

*Günlüğümden…*

“Burada yaşamak istemiyoruz oğlum. Eve dönüyoruz. Artık gücümüz kalmadı.” — Annemle babam şehirdeki lüks hayatı bırakıp köye dönmeye karar verdiler.

“Senin ailen aklını mı yitirdi, Kâmil? Herkes böyle bir hayatın hayalini kurar! Dört odalı daire, hazır yemekler, her şey elinin altında. Onlara hiçbir şey yetmiyor!” — diye sinirle söylendi eşim Neslihan.

“Kelimelerine dikkat et, Neslihan,” — diye sertçe karşılık verdi Kâmil.

“Ama bu gerçek! Teknolojik aletleri kullanmayı öğrenmek istemiyorlar, dışarı çıkmıyorlar, sürekli bir şeylerden şikayetçiler. Neden minnettar olmak yerine hep mutsuzlar?”

Kâmil cevap vermedi. Kendisi de ne olduğunu anlamıyordu. Anne babası gerçekten değişmişti. Eskiden enerjik, neşeli, güleryüzlü insanlarken şimdi dairede gölge gibi dolaşıyorlardı. Onları köyden çıkarıp şehre getirmiş, en iyisini sunmuştu — peki sonuç ne oldu? Gözlerinde hüzün ve sessizlik. Acaba yanlış mı yapmıştı?

Köyden taşınmayı aylarca ertelediler. Kâmil ısrar etti, ikna etmeye çalıştı, bolluk vaat etti. Evlerini satmadılar — zaten gerek de yoktu, oğullarının parası vardı. Sonunda taşındılar ama ruhları, anlaşılan, o beyaz çınarların altındaki evlerinde kalmıştı.

Ahmet ve Aygül bir türlü buraya alışamadı. Onlara mahallenin gürültüsü, “çay içmeye” gelen komşular, bahçe, yağmurdan sonra toprağın kokusu lazımdı. Burada ise — yabancı yüzler, kapalı kapılar, hızla geçen arabalar ve bitmek bilmeyen koşuşturma. Kâmil’in babasına hediye ettiği arabayı bile sürmeye korkuyordu — çok fazla işaret, dönüş, bilinmeyen sokaklar vardı.

“Komşularımız ne alemde?” — diye iç geçirdi Aygül. — “Bu yıl salatalıklar çok güzel olmuştur, yağmur bol yağdı… Ben bir türlü ahududu reçeli yapamadım.”

“Sus, içimi acıtıyorsun…” — diye fısıldadı Ahmet, gözlerini silerek. — “Her gece rüyamda evimizi görüyorum. Her şey öyle tanıdık. Burası… burası bize yabancı.”

“Seni üzmek istemedik oğlum. Çabaladığını biliyoruz… Ama burası bize göre değil. Burada yaşayamayız.”

“En son ne zaman köyü gördün?” — diye sordu Ahmet. — “Yolun karşısında ama uğrayacak vakti yok. Senin Neslihan da ben gübrelerden bahsedince hemen gözlerini deviriyor…”

Tam o sırada Kâmil eve girdi. Ellerinde poşetler, alışverişler… Anne babasının gözlerine baktı ve anladı — artık konuşma vakti gelmişti.

“Anne, baba, ne oldu?”

“Oğlum… gidiyoruz,” — diye sessizce söyledi Ahmet. — “Eve dönüyoruz. Burada yaşamaya gücümüz kalmadı. Bize ağır geliyor. Burada yabancıyız. Orada evimiz var, toprağımız, avluda çınarımız. Burası güzel, rahat… ama gönlümüz orada.”

Kâmil sustu. Anne babasına baktı, yorulmuş yüzlerine, toprağa, emeğe alışmış ellerine. Anlayamıyordu — onlar için kurduğu bu hayattan nasıl vazgeçebilirlerdi? Ama tartışmadı.

“Tamam. Bir hafta sonra taşınmanıza yardım ederim. Sizin kararınız — saygı duyarım.”

“Peki yarın?” — diye ürkekçe sordu Aygül. — “Belki yarın vaktin olur?”

“Yarınsa yarın,” — diye başını salladı oğul.

Onları tam olarak anlayamıyordu. Kendisi köyde bunalmıştı. Onlarsa tam tersine, orada huzur buluyordu. Acaba gerçekten de “yuva”, duvarlar ve konfor değil de hatıralar, kokular, kuş sesleri ve sessizlik miydi?

Ahmet ve Aygül o akşam canlandılar. Eşyalarını toplarken gülümsüyor, bahçeye hangi sebzeleri ekeceklerini, ilk kimi misafir çağıracaklarını konuşuyorlardı. Gece boyunca çay içip gençlik günlerindeki gibi fısıldaştılar.

İşte o zaman Kâmil anladı: Bazen sevgi, lüks daireler ya da teknoloji değil, anne babana kalbinin ait olduğu yere dönme özgürlüğünü vermektir. Çünkü yuva bir adres değildir. Yuva, seni seven ve bekleyen yerdir.

Rate article
Lifequest
Şehir Lüksünden Bıkan Aile, Kırsalın Sıcaklığına Dönüyor: ‘Artık Gücümüz Kalmadı’