Köpek Aysu bütün gece boyunca uludu, evin hanımına gözüne uyku girmedi. Sabahleyin kulübesine göz attığında, kadın korkudan donup kalmıştı.
O vakitlerin geceleri bir başka olurdu; sanki doğanın bütün öfkesi gökyüzünden aşağı inmiş, her yere, her canlıya dokunmak ister gibi. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağar, ıslanmamış tek bir köşe bırakmaz; gökteki şimşek birden karanlığı yaran bir bıçak gibi parlayıp gözleri kamaştırırdı. Gök gürültüsü öyle bir uğuldardı ki, yer yerinden oynar sanırdık. Rüzgarla eğilen ağaçların dalları, tahta çitlere, kapılara vurup durur; avlular bir anda göletlere dönerdi. O gece de işte aynısı oldu Kimse, sabahına neler çıkacak, bilmezdi.
Ama güneş ağarmaya başladığında, sanki her şey bir düne aitmiş gibi sessizliğe gömüldü. Hiç fırtına olmamış. Bahçedeki çamurlar ve birikintiler bile mis gibi toprak kokuyordu; gökyüzü berrak açılmış, hava tertemizdi.
Aysel hanım, huzursuz bir uykudan sonra esneyerek köy evinin ahşap kapısını açıp, bahçeye adımını attı. İçine dolan bu havayı, çocukken annesinin yanındaki köy sabahlarını hatırlayarak içine çekti. Doğa sanki yeniden doğmuş, etraftaki her yaprak, her dal gönlünce açılmıştı.
Ama bir an için geceye dair garip bir anı zihnine saplandı: Tam fırtına koparken, sadık arkadaşı köpeği Aysu o gece farklı ulumaya başlamıştı. Ne havlamış, ne hırlamıştı; bambaşka, ince bir ağıt gibiydi. Sanki üzüntüye, felakete, kadere isyanı vardı sesinde. Aysel o an pek bir şey düşünmemişti, yıldırım ürküttü sandı. Şimdi ise, her şey durulduğunda yüreğine bir sıkıntı çökmeye başladı.
Normalde Aysu güneş doğar doğmaz Ayselin eteklerine dolanır, kuyruğuyla sevinçten daireler çizer, zıplardı. Bugün ise kulübenin derinliğinde sessizce uzanmış, çıkmaya yeltenmiyordu. Ayselin içine kurt düştü. “Acaba fırtınada bir şey oldu mu? Belki de yıldırım yakına düşünce ürktü ya da yaralandı,” diye düşündü. Tereddütle yaklaştı, kısık sesle seslendi:
Aysu, kuzum, neyin var?
Kulübenin karanlığından, kaygılı, mahzun gözlerle Aysu’nun yüzü yavaşça çıktı. Ne yaklaştı, ne de sevinçle havladı.
Orada öylece, kulübenin iç kısmına sinmiş, gözleriyle başka bir şey sakladığını belli edercesine Aysele bakıyordu.
“Nesi var canımın içinin?” diye kendi kendine fısıldadı Aysel. İçine serin bir ürperti indi. Döndü, evden bir bıçak, biraz kasap sucuğu ve köpeğin en sevdiği ödülleri aldı. “Aç mı acaba?” Amma velakin Aysu kalkmadı, kulübenin dibinden burnunu hiç çıkarmadı.
Sanki içinde eski bir anaç içgüdü uyanmış, kulübesindeki bir şeyi korumaya and içmiş gibiydi.
Ayselin şüphesi arttı. Fırtınada bile koşarak yanına gelen köpeği şimdi böyle davranamazdı. Sormadan, uzun uzadıya düşünmeden hemen telefonu alıp, köyde yıllardır tanıdığı, herkesin hayvan dostu olarak bildiği veteriner Fikret Beyi aradı. Fikret Bey vaktinde geleceğini söyledi.
Yirmi dakika sonra yaşlı, fakat bakımlı bir vosvos kapıya yanaştı. İçinden uzun boylu, saçları ak, gözlüklü bir adam elinde çantasını sallayarak indi.
Fikret Bey sadece bir veteriner değil, herkesten duyulan hayvanların hâlinden anlayan bir adamdı.
Ne oldu bakalım Aysuya? diye sordu, avluya girerken.
Aysel kısaca Aysunun şu tuhaf hallerini anlattı. Fikret Bey eğildi, kulübeye yaklaşıp tatlı bir sesle seslendi:
Aysu, güzel kız, çık hele, gel amcana güven.
Köpek ise hırıltıyla duvara yaslanmaya devam etti. İlk defa böyle yapıyordu.
Bunda garip bir iş var, dedi Fikret Bey fısıldayarak. Evvelden bana başka türlü yaklaşırdı. Allah Allah, nolmuş bu kıza?
Korkuyorum ki bir hastalığa yakalandı, dedi Aysel ürkek bir sesle.
Belki kene, belki yılan ısırması… Çekip çıkarıp bir muayene edeyim, dedi Fikret Bey.
Aysel biraz cesaretle yaklaşıp Aysunun tasmasından hafifçe çekti. Köpek kendini çekmedi ama ayak sürüyerek, endişeyle arkasına bakarak kulübeden yavaşça çıktı.
O sırada Fikret Bey birden heyecanla bağırdı:
Kulübenin dibinde bir şey hareket ediyor!
Aysel yanına koştu, şok oldu. Kulübenin ucunda, eski bir battaniyeye büzüşmüş halde minik bir oğlan çocuğu yatıyordu. Göğsünde kirli bir bebek oyuncağı tutuyordu.
Çocuğun yüzü solgun, gözleri yaşlı, giysileri yırtık ve sırılsıklamdı. Ayakları çıplaktı. Kimsesizliği, çaresizliği yüzünden okunuyordu.
Bu da ne? diye fısıldadı Fikret Bey.
Kim değil, ne! dedi Aysel titreyerek. Bu bir çocuk! Yalnız başıma çıkartamam, yardım edin!
Fikret Bey gözlüklerini düzelterek içeri eğildi. Aysu bir kez daha hırlasa da Aysel onu okşadı:
Korkma Aysu. Sana kimse kötülük yapmaz. Sen çok büyük bir iş başardın. Helal olsun kızım.
Köpeği verandaya çekip aldı. Fikret Bey ise dikkatlice minik oğlanı kucağına kaldırdı. Çocuk gözlerini ovuşturup, korkuyla çevresine bakıp usulca ağlamaya başladı.
Aysel çocuğu kucağına aldı: Çok hafifti; belli ki uzun süre doğru düzgün beslenmemişti. Üzerinde kirli, iyice yıpranmış bir tişört, lekeli pantolon, çıplak bacakları ise çiziklerle doluydu.
Kimliğin ne yavrum? yavaşça sordu Aysel.
Oğlan cevap vermedi. Sadece kocaman, korku dolu gözlerle ona bakıyordu.
Polisi arayacağım, dedi Aysel kararlı bir şekilde. Bu çocuk sokağa atılmaz. Kim bilir, belki de peşindedirler.
Fikret Bey elini kaldırdı,
Bir dakika Ben bu çocuğu tanıyorum. Bu Emir, Gültenin oğlu Emir
Bir an Ayselin içi sızladı. Gülten. Okuldan eski bir arkadaşı Çocukken neşeliydi, güzel yüzlüydü. Sonradan birden bambaşka biri oldu.
Suçlara bulaştı, içkiye sardı, hayatı darmadağın etti kendine. Önce ceza aldığı halde affedilip köye döndü, sonra yaşlı kadınların aylığını çalmıştı. Bu defa cezaevine gitti. Orada oğlu Emir doğdu. Doğar doğmaz devlet korumasına alındı.
Ama sonra çıktı, değil mi? dedi Aysel.
Evet, yakın zamanda. Yuvadan aldı çocuğu. Ama sırf bakın ben de anneyim diyebilmek için aldı bence. Sevgi, ilgi, merhamet bir arada yok.
Zaten hep sarhoş, hep uykusuz; çocuğu hep yalnız bırakır. Emir neredeyse beş yaşında, ama hâlâ tam düzgün konuşamıyor, aile nedir bilmiyor.
Ayselin içine bir ateş düştü. Kendi evlat hayalleri aklına geldi. İki defa hamile kalıp düşürememişti. Doktorlar hep sebepsiz dedi, ama her seferinde içine yıkım olmuştu.
Ve şimdi bir çocuk, canlı canlı önünde; terkedilmiş, sahipsiz bırakılmış.
O zaman Emir bir süre burada kalsın, dedi kararlı bir ses tonuyla. Doyururum, yıkarım, ısıtırım. Sonra Gülteni bulur, çocuğuna böyle ne yaptığını gösteririm.
Temiz su, yumuşak havlu, çocuk sabunu getirdi. Oğlanı yıkarken, sanki kendi çocuğuna dokunur gibi dikkatliydi. Kendi tişörtünü giydirip, battaniyeye sardı. Masaya oturtunca küçük Emir, yemeği sanki birazdan elinden alınacakmış gibi, çabucak yedi.
Tam o sırada Ayselin kocası Murat içeri girdi. Yüksek boylu, iri yapılı, iyi kalpli bir adamdı.
Hanım, marketten ekmek aldım. Göz ucuyla oğlana baktı. Kim bu çocuk?
Emir, Gültenin oğluymuş. Onu Aysunun kulübesinde buldum.
Murat bir an eşine, bir an çocuğa baktı. Karısının yıllardır anne olamamanın acısıyla içinin nasıl yandığını iyi bilirdi.
Peki, dedi sadece. Ne lazım?
Ona temiz, yeni elbise ve ayakkabı al. Her şey yeni olsun.
Daha fazla sormadan çıktı. Birkaç saat sonra elinde torbalarla döndü. Kıyafetin yanında, kırmızı bir oyuncak araba da koymuştu. O an Emir ilk defa güldü.
O akşam, Emir uykuya daldığında kulağına fısıldadı:
Anneme gitmek istemiyorum
Uyu evladım, diye Aysel Aysunun battaniyesini daha sıkı sardı. Kimse seni götürmeyecek.
Murat eşini sıkıca sarıldı:
Annesine geri dönmek istemiyor. Ben de onu anlıyorum.
Ben yarın Gültenin evine gideyim. Bakalım oralarda ne var ne yok
Gültenin evi dökülmüş, camları kırılmış, içeride bira ve tütün kokusu ile umutsuzluk doluydu. Girmesiyle boğazı yandı.
Kim o? geldi içerden çatallı bir ses.
Gülten, benim Aysel. Eskiden okuldan tanırsın.
Aa… tanıyamadım. Ne istiyorsun?
Oğlun Emir bende. Onu kulübede buldum, çıplak ayak, aç, korkmuştu.
Olsun… Ne olmuş? Gölgede bile yatar çocuk, ne olacak?
Ama sen bir annesin! Böyle mi davranılır evlada?
Sana mı kaldı ahlâk dersi vermek? diye bağırdı Gülten. Oğlumu getir, yoksa kendi gelir bulur seni!
O sana dönmeyecek, az kararlı bir sesle Aysel karşılık verdi. Durumu polise bildireceğim. Bu çocuk cehennem gibi bir yerde büyüyemez.
Bir anda Gültenin suratı değişti:
Bekle Ne olur polisi karıştırma Benim sadece bu çocuk var kanımdan
O zaman kendine gel, evini, hayatını toparla. Sonra konuşuruz.
Ama bir hafta geçti, ne gelen oldu ne giden. Bir sabah, Aysel Gültenin evine girdiğinde, kadının cansız yatakta uzandığını gördü. Alkol ve yalnızlık sonunu getirmiş.
Gülteni Aysel ve Murat defnettiler. Bu üzücü olaydan sonra, ikisi de Emiri evlat edinmeye karar verdi.
Bütün işlemler, resmi görüşmeler, incelemeler derken aylar geçti. Sonunda Emir onların oğlu oldu.
İki yıl geçti. Bahar yine köye geldi. Avluda Emir, büyümüş ve gürbüzleşmiş haliyle Aysunun yavrularıyla koşturuyordu.
Dikkat et oğlum! diye seslendi Aysel gülerek.
Koca adam yara bereyle güzelleşir, diye takıldı Murat. O sırada, bir yaşına yeni girmiş kucaklarındaki kızları Elifin şapkasını düzeltti.
Küçük Elif, kardeşini izlerken kıkırdadı; tam bir aileydiler şimdi… Kan bağından öte, gönül bağıyla…
İşte, insanlığın, merhametin, sevginin masal gibi ama gerçek hikâyesi bu.




