İki gün önce öldüğünü bilmeden erkek arkadaşımla yatmıştım — Şimdi onun hayaletinin çocuğuna hamileyimSabah uyandığımda odanın köşesindeki eski fotoğraf çerçevesi, gözlerimin içine bakan bir gülümsemeyle beni izliyordu.

**Bölüm 1**
Yemin ederim ki gördüm. Dokundum. Öptüm. Hissettim. Nefesi hâlâ ılık, dudakları nane gibi her zamanki gibi. Üzerinde, hep ona büyük gelen, kibar zorba gibi gösteren gri sweatshirtü vardı. Gerçekti. Bütün gece bana sarıldı, kulağıma «seni seviyorum» fısıldadı. Gelecek yıl evleneceğimizi söyledi. Her saniyesini hatırlıyorum; parmaklarını koluma kaydırışını, benim ağladığımda onun da gözyaşlarını, ruhumu ikiye bölür gibi bir tutkuyla beni sevmesini Ve sonra kayboldu.

Tek başıma uyandım. Korkmuyordum. Koşuya çıkmış olmalıydı, bazen yaptığım gibi, dedim. Parfümünün kokusu hâlâ çarşaflarda süzülüyordu. Dokunduğu yerde cildim hâlâ yanıyordu. Ama bir şey tutmuyordu.

Bir kez daha aradım.
İkinci kez.
Üçüncü kez.

En yakın arkadaşım Beren, soluk bir yüzle odama girdi. Neden ağladığını anlamıyordu.

Aysun fısıldadı. Bilmiyor musun?

Gülerek cevap verdim. Neyi bilmiyorum?

Mert öldü.

Gözlerimi ovuşturdum. Nasıl öldü?

Beren gözyaşlarını artırdı. İki gün önce, araba kazası fırtına gecesi.

Hayır. Hayır. Hayır.

Bağırdım. Onu ittiğim, acımasızca söylediğim: «Böyle konuşmak çok zalim». Onun gönderdiği, bir gün önceki gece sesli mesajı gösterdim: «Sana geliyorum. Vücudunu yanımda hissetmek istiyorum». Telefonu titreyerek izledi.

Aysun bu mesajı gönderemezdi. O zaten morgdaydı.

Dünya başı eğildi.

Dizlerim büküldü.

Banyoya koştum, hâlâ ıslak havluyu, yerdeki sweatshirtü, boynumdaki ısırık izini topladım.

Mert buradaydı. Olmalıydı. Ama gerçek şu ki Mert dün toprağa verildi.

Ve bir şekilde, dün gece onunla seviştim.

Günler geçti. Geceler dayanılmaz hâle geldi. Uyumuyordum. Gözlerimi kapattıkça onu gördüm; bazen yatağımın başında, bazen kulağıma fısıldayan. Bir gece sesini duydum: «Ağlama canım, ben hâlâ yanındayım». Kaydetmeye çalıştım, sadece statik ve kendi korkulu nefesim geldi.

Sonra regl gecikmesi başladı.

İki kez.

Stres, yas, travma sandım.

Beşinci kez kusarak çığlık attığımda test çubuğunu çıkardım.

İki çizgi.

Pozitif.

Yere çöktüm. En son birlikte olduğum kişi Mertti.

Ama o ölüydü. Gömülmüş, çürüyor, gitmişti.

Yine de bir şey içimde büyüyordu.

Gece boyunca tekmeleyen bir şey.

Işıklar söndüğünde derimde parıldayan bir ışık.

Ve ağlayıp dayanamayacağım dediğim her an

Gölgelerden fısıldar:
«Yalnız değilsin. Çocuğumuz geliyor.»

**Bölüm 2**

Uyanıp kendimi küvete atılmış buldum; elimde hâlâ sıkı tutunan hamilelik testi, iki pembemsi satır aklıma küfür ediyordu. Günlerdir kimseyle, Berenle bile konuşmamıştım. Telefonum bir sürü kez çaldı, ekranı «Beren» diye yanıp sönüyordu; hepsini görmezden geldim.
Nasıl anlatayım ki, mezar altında bir adamın çocuğunu beklediğimi? Kim inanır? Ben bile tam olarak inanmıyordum. O geceye kadar.

Uykuyu yeni yakaladığımda bir şey karnıma içten bir itme yaptı. Normal bir tekme değildi; akıllı, bilinçli bir darbe gibi, dikkatimi çekmek ister gibiydi. Hızla oturdum, nefes nefese, ellerim karnımda. Tekrar sesini duydum.

Mertin sesi, kafamın içinde.

Korkma, canım. Seni seçtim.

Bağırdım, yataktan fırladım. Aynada karnıma baktım, tişörtümü kaldırdım. Deri altında hafif mavi bir ışık titreşti, göz kırptı sonra kayboldu. Bacaklarım titredi, yere yığıldım, hıçkırarak ağladım.

Ertesi gün hastaneye zorla gittim. Doktora, Erkek arkadaşım beni ziyarete geldi ve sonrasında hamile kaldım dedim. Tarihleri, hisleri yalan söyledim; sadece belirtileri doğru söyledim:
«Garip rüyalar, parlayan deri, var olmayan bir ses»

Doktorun yüz ifadesi endişeden sakin bir şüpheye döndü.

Birkaç test yapacağız dedi temkinli bir sesle. Stres ve hamilelik hormonları zihni zorlayabilir.

Stetoskopunu karnıma bastırdı. Yüzü dondu.

Kalp atışını duyamıyorum ama bir şey hareket ediyor.

Bir ultrason istedi. Soğuk metal tablağa uzandığımda teknisyenin yüzü soluklaştı, tarayıcıyı ayarladı. Sormadan önce bir şey söylemedi.

Bir fetüs var fısıldadı ama ışıldıyor.

Sonuçları beklemeden hastaneden çıktım. O gece bir başka rüya gördüm. Mert, eski bir göletin kenarında, kapüşonlu sweatshirtü rüzgarda dalgalanıyordu.

Çocuğumuz diğerlerinden farklı dedi, sesindeki rüzgâr kadar hafif. O benim bir parçam ve çok daha fazlası.

Ne demek istiyorsun? diye sordum.

Yalnızca hüzünlü bir gülümseme verdi. Yakında anlayacaksın. Ama koruman lazım.

Uyandığımda perdeler tamamen açıktı; kilidi kapatmıştım. Mertin rüyada giydiği sweatshirt, yatağımın kenarında özenle katlanmış bir halde duruyordu. Dokundum; hâlâ sıcaktı.

O an anladım; içimdeki şey gerçekti. O’ndan. Ve beni değiştiriyordu.

Ertesi gün Bereni aradım. Yardım istediğim tek kişiydi. Koşarak geldi, sıkıca sarıldı. Her şeyi anlattım, parlayan nokta, sesler, rüyalar, bebek.

Gülmedi.
Bağırmadı.
Fısıldadı: Seni bir yere götürmem lazım.

Beni, büyükannesi kilisesinin arkasındaki eski bir evin kapısına kadar götürdü. İçeride, gri saçlı, solgun gözlü bir yaşlı kadın oturuyordu. Tek bakışıyla, derin bir sesle:

İlk sen değilsin. Ama son sen olmalısın.

Ne demek istediğini sorduğumda, kemik dökülen bir soğukla cevap geldi.

Karnında bağlanmış bir ruhun çocuğu taşıyorsun. Bu bebek bir nimet aynı zamanda bir uyarı. Babası dönmemeli, kapı açıldı. Şimdi başka varlıklar geçiyor.

Onu alıp götürecek mi? dedim.

Seni götürmek için.

Aniden ışıklar titredi. Pencereyi bir dondurucu rüzgar sardı.
Gölgelerden tekrar Mertin sesi duyuldu:

Koş.

**Bölüm 3**

Oda aniden buz gibi soğudu. Yaşlı kadının gözleri korkuyla açıldı, gölgeler duvarlarda pençe gibi uzandı.
O burada diye fısıldadı, kırıntı ve kemikten bir tesbih tutarak.

Beren beni arkasına itti.
Ama artık Mert’ten korkmuyordum. Şimdi, kadının bahsettiği diğerlerinden korkuyordum.

Kadın, külden bir çember çizdi, içine girmemi istedi.
Ne olursa olsun oradan çıkma. Duydun mu? diye uyardı. Artık bir köprüsün. Hayat ve ölüm arasında. Köprüler iki yönlü geçer.

Çemberin içine girdim. Karnımdaki ışık aynı tüy gibi parladı. Bebek, önceki seferden daha güçlü tekmeledi.

Ve sesler geldi. Düzine, belki yüzlerce.
Haykırışlar. İnlemeler. Feryatlar. Gülüşler. Hepsi karanlıktan yükseliyordu.

Mert, lütfen dedim. Ne oluyor?

O an gördüm.
Gözleri boş, hüzün ve korku doluydu.
Üzgünüm dedi. Seni buraya sürüklemek istemedim. Sadece bir gece daha, bir an daha kapıyı açtığımı bilmiyordum.

Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü.
Neden ben? Neden bebek?

Mert karnıma, bana baktı.
Çünkü aşkımız ölümsüzdü. Ama böyle bir sevgi kuralları kırar.

Bir anda gölgelerden deforme bir canavar çıktı; yarı yüz, yanıp tutuşan gözler.
Şeytan diye ısırdı. Ruhun kuralı kırıldı, şimdi ziyafet zamanı.

Canavar kahkaha attı. Mert araya atıldı:
Onu almayacaksın! diye bağırdı.

Canavar alayla güldü.
Oda sarsıldı. Yaşlı kadın garip bir dilde şarkı söylemeye başladı.
Beren elimi tutup ağladı:
Aysun! Dairenin dışına çıkma!

Bağırdım, canavar bana doğru fırladı. Mert havada çarpıştı. Kadın bağırdı:
ŞİMDİ! Seç, kız! Hayat mı, aşk mı?

Mert kan içinde, kaybolmaya yüz tutmuş bir halde döndü:
Bırak beni, canım. Çocuğumuz için. Senin için.

Başımı salladım, haykırdım:
Bir daha seni kaybedemem!

Beni hiç kaybetmedin. Şimdi ben onun içinde, senin içinde yaşıyorum.
Ama tutunursan onlar her şeyi alacak.

Işıklar patladı. Zemin çatladı. Gölgeler uludu. Ve bütün acıyla adını haykırdım, veda ettim.

O an gülümsedi.
Ve kayboldu.

Karanlık çekildi. Canavar çığlık attı, duman olup dağıldı. Sessizlik çöktü.

Yere çöktüm. Çember söndü. İçimdeki bebek bir kez, sonra bir kez daha tekmeledi ve sakinleşti.

Dokuz ay sonra bir erkek çocuğu doğurdum. Diğer bebekler gibi ağlamadı; gözlerine baktı, sessiz ve huzurlu, sanki her şeyi biliyormuş gibi. Derisi karanlıkta hafifçe parlıyordu. Gece onu neredeyse şarkı söylediğimde, ikinci bir sesin benimle uyumlu bir melodi söylediğini duyuyormuş gibi hissediyorum o da Mertin sesi.

Ona **Mertullah** adını verdim; Mertin Allahtan gelen çocuğu demek. Çünkü hiçbir zaman gerçekten benim olmamıştı.

Fakat diğer tarafa geçmeden önce bana son bir hediye bıraktı.

Onun bir parçası
Hiçbir gölge asla alamaz.

**SON**Güneş, sabahın ilk ışıklarıyla pencerenin kenarındaki toz parçacıklarını altın bir tül gibi süsledi. Ben, yatağın kenarında oturmuş, Mertullahın minik ellerini tutuyordum; onun parmakları, bir çiçeğin tomurcuğuna benzer bir titizlikle benim avuçlarıma sarıldı.

İlk defa, karnımda taşıdığım o ışığın aslında bir lanet değil, bir mührün kırılması olduğunu anladım. Mertullah, karanlıkta parlayan bir yıldız gibi, iki dünyanın dengesiyle doğmuştu. Onun gözlerinde, bana hiç görünmemiş bir derinlik belirdi; bir an çığlık gibi yükselen bir hışırtı, sonra bir melodi O an Mertin sesi, bir fısıltı gibi kulağımda yankılandı: Seninle bir bütünüm, artık yalnız değiliz.

Böyle bir bağ, sadece benim hâlâ içinde taşıdığım acıyı dindirmekle kalmadı; aynı zamanda evrenin kırık dökük köprülerini yeniden inşa etmeye başladı. Mertullah ilk adımını attığında, odanın köşesinde duran eski, tozlu ayna birden parladı ve içinde başka bir yansıma gösterdi: bir kadın, gri saçları ve gözlerinde eski bir bilgelik ışığı. Yaşlı kadına baktığımda, onun gülümsemesinin arkasında bir onay, bir onurlandırma vardı.

Senin çocuğun, iki tarafı birleştiren bir anahtardır, dedi kadın, sesi rüzgârın yapraklarla buluştuğu bir melodi gibi. Onun varlığı, gölgelerin birbirine karıştığı yerde bir sınır koyar, ama aynı zamanda o sınırı aşmayı da öğretir.

Mertullah bir yıl içinde, çığlık ve feryatların yankılarını duyanların kalplerine huzur getirmeyi öğrendi; bir çocuğun masum gülüşüyle, ölümsüz bir sevginin gölgesinde bile umut yeşeriyordu. Hastane koridorlarında, eski bir hastanın ağlamasını duyan bir kız çocuğu, annesinin gözyaşlarını birden hafifledi. Sokaklarda, kaybolmuş birinin yolunu bulduğu bir an, Mertullahın gülümsemesiyle aydınlandı.

Ben de, zamanla, karanlıkla barışmayı, geçmişin zincirlerini kırmayı ve kendimi bir köprü olduğum için kabul etmeyi öğrendim. Artık gecelerin fısıltısında yalnızca bir hüzün değil, aynı zamanda bir şarkı duyuyordum; o şarkı, Mertin sesinin hâlâ benimle olduğunun kanıtıydı.

Bir akşam, yıldızların en parlak olduğu, gökyüzünün bütün sırlarını fısıldadığı bir vakitte, Mertullah gözlerini kapattı ve benim omuzlarımın üstüne hafifçe yaslandı. Anne, dedi, dünyanın seslerini duymak için kulağımı değil, kalbimi dinleyeceğim.

O an anladım ki, ben artık bir kayıp değil, bir başlangıçtım. Mertin bıraktığı miras, sadece bir çocuk değildi; o, yaşamın ve ölümün iç içe geçtiği, iki dünyayı birleştiren bir köprüydü. Ve ben, o köprünün bekçisi, ışığın içinde yürüyen bir kadın olarak, gölgelerin peşinde değil, onların üzerine bir şarkı söyleyerek ilerleyecektim.

Gecenin sessizliğinde, bir kez daha fısıldayan ses duyuldu: Sevgi, karanlıkta kaybolmaz; sadece yeni bir biçimde parlar.

Ve ben, gözlerimdeki ışığı Mertullahın parlayan gözlerine yansıtarak, sonsuza kadar sürecek bir melodiye adım attım.

Rate article
Lifequest
İki gün önce öldüğünü bilmeden erkek arkadaşımla yatmıştım — Şimdi onun hayaletinin çocuğuna hamileyimSabah uyandığımda odanın köşesindeki eski fotoğraf çerçevesi, gözlerimin içine bakan bir gülümsemeyle beni izliyordu.