— Siz kimsiniz?

**27 Mayıs 2026 Günlük**

Bugün, Gülçinin dairesinin kapısında, bir yabancı kadınla iki çocuğun beklenmedik bir karşılaşmasına tanık oldum. Kadın, otuzlu yaşlarında, ince bir topuzla, yanında yedi yaşında bir kız ve on yaşında bir oğul taşıyordu. Oda içinde yabancı terlikler, bilinmeyen ceketler asılıydı; mutfaktan mercimek çorbasının kokusu yükseliyordu.

Sen kimsin? diye sordu Gülçin, sesi titrek, gözleri hâlâ inanamaz bir şok içinde. Kadın, çocuğu kolunun arasına çekip, Burada yaşıyoruz. Kemali bu konuda bilgilendirdik. Ev sahibi de sorun görmedi, diye savunmaya çalıştı. Gülçin ise Bu benim dairemdir! Burada sizden bir şey beklemiyordum! diye bağırdı. Kadının gözleri daireye bakıp, çamaşır kurutulan mutfak, yere dağılmış oyuncaklar arasında hak iddia etmeye çalışıyormuş gibi dolaştı.

Kemalin sözleri, Sen iyimser ve anlayışlı birisin diye başlayan aldatıcı bir övgüydü. Gülçin, bir kova soğuk su gibi üzerine çakan hayal kırıklığını hâlâ hissediyordu. Kapıyı yavaşça kapattı, sırtını duvara yaslayıp düşüncelerini toplamaya çalıştı. Ev, alanı, hayatı bir anda yabancı bir yer gibi olmuştu.

Bir yıl öncesine dönersek, Gülçin bir hafta sonu Bodrumda, tarihi bir konakta yenileme projesi tamamladıktan sonra hak ettiği tatilin keyfini çıkartıyordu. 34 yaşındaki başarılı bir mimar, her zaman yalnız başına hareket eder, kariyerine büyük bir tutku ve sabit bir gelirle bağlanmıştı.

Kemali bir akşam, sıcak bir Ağustos gecesinde sahil boyunca yürürken tanıdım. Yaklaşık kırk yaşında, hafif gri sakallı, sıcak bir gülümsemesi ve dikkat çeken ela gözleriyle, Gülçinin tam karşıtı bir adamdı. Üç yıldır boşanmış, iki çocuğu (Can ve Deniz) büyük bir inşaat firmasında şantiye şefi olarak çalışan biriydi. Çiçekler, deniz manzaralı restoranlar ve yıldızların altında uzun yürüyüşlerle Gülçine eski usul bir aşk sürüyordu.

Sen özelsin, derdi Kemal, akıllı, bağımsız, güzel bir kadının eksiksiz bir örneği. Ne istediğini biliyorsun. Gülçin, geçmişteki başarısız ilişkilere, başarılarından korkan erkeklere, rekabet içinde kalan bir kadına dönüşmüşken, Kemal ona bir kader hediyesi gibi gelmişti. Projeleri merakla sorar, zor anlarda destek olur, Sen güçlüsün ama aynı zamanda kadınsın, naziksin, diyerek onu takdir ederdi.

Tatiller sona erdi, ama ilişkileri sürmeye devam etti. Kemal, İzmire, Gülçin de Antalyaya sık sık ziyaretler yapar, video görüşmelerle, mesajlarla, gelecek planlarıyla dolu bir yaşam kurmaya çalışırdı. Sekiz ay sonra, tanıştıkları yerde, Kemal evlenme teklifinde bulundu. Düğün sade ama içten geçti; Gülçin, Antalyaya taşındı, yerel bir mimarlık atölyesinde çalışmaya başladı, İzmirdeki dairesi boş kaldı.

Artık bir aileyiz, derdi Kemal, çocuklarım senin çocukların, sorunlarımız ortak. Hepsini birlikte aşacağız. Başlangıçta Gülçin mutluydu; bir aile sıcaklığı, çocuk sesleri evde yankılanıyordu. Çocuklara hediyeler alıyor, kurslarını ödeyip doktor randevularını ayarlıyordu.

Fakat zamanla bir şeyler değişmeye başladı. İlk önce küçük şeylerdi; Kemal, Gülçinin kartından haber vermeden para çekiyor, Unuttum, bağışlayın diyordu. Sonra eski eşine nafaka yardımı için sık sık talepte bulunuyordu.

Anladın mı, derdi, ellerini savurup, çocuklar bu ay maaşta sıkıntı çekti, benim de işte gecikme var. Gülçin, kemik gibi bir sevgiyle, çocuklarla bağ kurmuştı, yardım etmek istiyordu. Ancak talepler giderek artıyor, bir çocuğun Terkibeliye gidişi, yeni kışlık kıyafet alınması, yaz kampı ücretleri, matematik öğretmeni gibi masraflar ekleniyordu.

En kötüsü, Kemalin eski eşine Gülçinin kartından doğrudan para göndermesiydi. Artık ortak çocuklarımız, diye savunuyordu, sen de seviyorsun, maaşın benimkinden fazla, ne fark eder? Gülçin sessizce, ama kesin bir sesle yanıtladı: Bu benim param, önceden konuşmalıyız. Kemal Tabii, bir dahaki sefere sorarım dedi, ama aynı şey tekrarlandı.

Gülçin, bir eş, bir ortak yerine sadece bir finans kaynağı gibi hissetmeye başladı. Her bütçe tartışmasında, Kemal onu bencil, soğuk ve aileye uymayan olarak suçluyordu. Seni farklı sandım, diye iç çekerek, paranın senin için ne kadar önemsiz olduğunu düşündüm

Mayısın bir günü, Gülçin, hastalığı olan annesini ziyarete Kütahyaya gidecek, aynı zamanda İzmirdeki dairesini kontrol edecekti. Ne bulacağı, en kötü kabusunun ötesindeydi. Daire dağınık, bulaşık yığılı, banyoda yabancı çamaşırlar, odasında bir çocuk beşiği vardı. Üstte, on bir bin lira tutarında ödenmemiş fatura yığını uzanıyordu.

Ne kadar süredir burada oturuyorsunuz? diye sordu Gülçin, sesini sakin tutarak. Üç aydır, diye yanıtladı kadın, hâlâ durumu kavrayamamış gibi. Kemal Bey, 6 bin lira aylık kira ödeyecek, ama sizden büyük bir kalp bekledi. Gülçin öfkeyle telefonu eline alıp Kemali aradı:

Kemal, bir şeyler söylemeni beklemiyorum! Benim iznim olmadan bir aileyi daireme yerleştirdin. Kira için nereden para buldun? Üç ayda on sekiz bin lira!

Kemal, suçlu bir ses tonuyla, Bu uzakta yaşayan bir akraba, Sveta ve çocukları. Çocuklar evsiz kalacaktı, diye savundu. Parayı ortak tatilimiz için biriktiriyorum, Türkiyeye bir sürpriz yapacağız. Gülçin’in içi bir an için dondu; artık ne öfke ne de kırgınlık, sadece soğuk bir gerçekti: Ben bir eş, bir ortak değil, sadece bir kaynak oldum.

Telefonu kapattı, kadına döndü ve Üzgünüm ama sizde gitmelisiniz. İznim olmadı, dedi. Sonraki günlerde kilit değiştirttim, bir avukatla boşanma sürecini başlattım, kartlarımı bloke ettim. Kemal her gün arıyor, beni suçluyor, Gerçek bir aile olduğumuzu sanmıştım, diyordu. Ben ise Sen, benim maddi varlıklarıma izinsiz hükmedebileceğini sandın, ama ben kendi kararımı vereceğim, diye cevapladım.

Boşanma hızlı ilerledi; paylaşılan malzeme neredeyse yoktu, çocuklar da benimle kalmadı. Kemal, harcadığı paranın bir kısmını iade etti, fakat hepsini geri vermedi. Son görüşmemizde noterde şöyle dedim: Sen bir gün pişman olacaksın, yalnız kalacaksın, ama ben hâlâ varım. Kemal, Sen soğuk bir kadınsın, kimseye ihtiyacın yok, dedi. Ben ise sakin bir sesle: Kendime ihtiyacım var, bu yeterli.

Trene binip pencereden geçen dağların, ovaların, denizin ışığını izlerken, aşkın değil, kendimi kaybetmemek gerektiğini düşündüm. Gerçek sevgi, fedakârlık ve özveri beklemez; iki insanın eşit haklarla yürüdüğü bir yoldur.

**Kişisel ders:** Kendime değer vermeyi, sınırlarımı korumayı ve başkalarının bana sunduğu aşkın içinde kaybolmamayı öğrendim. Bu, benim en büyük kazancım.

Rate article
Lifequest
— Siz kimsiniz?