Üç evladı olan bir babanın hayatının son demlerini bir huzurevinde geçireceği hiç aklına gelmezdi.
Ahmet Kaya hâlâ bu yeni mekâna alışamamıştı. Hayat ne kadar sinsi ve beklenmedik köşelerden vurabiliyordu. Üç çocuk babası, bir gün Van’ın küçük bir kasabasındaki bu huzurevine düşeceğini hiç düşünmemişti. Oysa bir zamanlar hayatı rengârenkti: iyi maaşlı bir iş, geniş bir ev, arabası, sevgi dolu bir eş ve üç harika evlat.
Ahmet Kaya ve eşi, bir oğlan ve iki kız yetiştirmişti. Aileleri örnek gösterilir, saygı ve sevgiyle anılırdı. Hiçbir şeyin eksik olmadığı bir hayatları vardı. Ama zaman geçtikçe Ahmet, çocuklarının yetiştirilişindeki hataları fark etmeye başladı. Onları iyi ve merhametli insanlar olarak yetiştirmeye çalışmışlardı, ancak kader başka türlü yazılmıştı. On yıl önce eşini kaybetmiş, yalnızlıkla baş başa kalmıştı.
Zaman ilerledikçe yaşlanan baba kimsenin umurunda değildi artık. Oğlu Murat, on yıl önce iş için Almanya’ya gitmişti. Orada evlenmiş, iyi bir iş bulmuş ve yeni bir hayat kurmuştu. Yılda bir kez babasını ve kız kardeşlerini görmeye gelirdi, fakat son yıllarda bu ziyaretler iyice seyrekleşmişti.
Kızları ise yakınlarda yaşıyordu ama hepsi kendi aileleri, kendi dertleri, kendi hayatlarıyla meşguldü. Ahmet Kaya pencereden dışarı baktı; iri kar taneleri düşüyordu. 23 Aralık’tı. İnsanlar yılbaşı hazırlıkları yapıyor, evlerine hediyelerle koşturuyor, süslü çam ağaçları taşıyordu. O ise kendini unutulmuş hissediyordu. Ertesi gün onun doğum günüydü—ve bu, yalnız geçireceği ilk doğum günü olacaktı.
Gözlerini kapattı ve geçmişin anıları zihninde canlandı. Tüm aile nasıl da neşeyle yılbaşını kutlardı! Eşi her şeyi en iyi şekilde hazırlamaya çalışırdı: evi süsler, sevdikleri yemekleri yapar, bütün aileyi bir araya getirirdi. Peki şimdi? Kimse onu hatırlamayacak, kimse arayıp sormayacak, sarılmayacaktı. Kimsenin ona ihtiyacı yoktu.
Gün sessizlik ve yalnızlık içinde geçti. Ertesi sabah huzurevinde bir telaş başladı. Yakınları, sevdiklerini almak için geliyor, hediyeler getiriyor, onları bayram için evlerine götürüyordu. Ahmet Kaya bunu içi sızlayarak izliyor, kimsenin onu beklemeyeceğini biliyordu.
Tam o sırada kapı çalındı.
“Girin!” dedi şaşkınlıkla, bir ziyaretçi beklemiyordu.
“Mutlu yıllar baba! Doğum günün kutlu olsun!” diyen sıcak, tanıdık bir ses duydu.
Ahmet donakaldı. Kulaklarına inanamıyordu. Karşısında oğlu Murat duruyordu. Koşup babasına sıkıca sarıldı. Ahmet son görüşmelerinden bu yana kaç yıl geçtiğini bile hatırlayamadı. Ne kadar da olgunlaşmış, yakışıklı ve güvenli görünüyordu!
“Murat? Sen misin yoksa rüya mı görüyorum?” diye sordu babası, heyecandan nefesi kesilerek.
“Elbette benim baba! Dün geldim, sürpriz yapmak istedim,” diye gülümsedi Murat, babasına sıcacık bakarak.
Ahmet Kaya konuşamadı, gözleri dolmuştu.
“Neden kız kardeşlerimin seni buraya getirdiğini bana söylemedin?” diye devam etti Murat, sesi öfkeden titreyerek. “Sana bakmaları için her ay onlara para gönderiyordum, hem de iyi paralar. Ama hiçbir şey söylemediler! Senin burada olduğunu bilmiyordum.”
Babası sadece başını salladı, cevap veremedi.
“Baba, hazırlan. Gidiyoruz. Bu akşam tren var, biletleri aldım bile. Önce eşimin ailesinin yanında kalacağız, sonra da gerekli işlemleri halledeceğiz. Benimle Almanya’ya gideceksin. Birlikte yaşayacağız.”
“Ne? Almanya’ya mı? Bu yaştan sonra hiç uygun mu?” diye şaşkınlıkla sordu Ahmet.
“Saçmalama baba,” dedi Murat kararlılıkla. “Eşim harika bir kadın, her şeyi biliyor ve seni dört gözle bekliyor. Bir de torununu göreceksin!”
“Murat, ben… inanamıyorum. Sanki bir rüyadayım,” diye fısıldadı Ahmet Kaya, hâlâ olanları tam kavrayamamıştı.
“Yeter baba. Sen böyle bir yaşlılığı hak etmiyorsun. Toplan, benimle gel.”
Huzurevindeki komşular bu sahneyi görüp fısıldaştılar: “Ahmet Kaya ne güzel bir evlat yetiştirmiş! Gerçek bir adam!”
Murat, babasını Almanya’ya götürdü. Ahmet Kaya için yeni bir hayat başladı—sevdiklerinin arasında, sıcaklık ve ilgiyle. Ve o zaman anladı ki, eski bir söz ne kadar da doğruydu: Hayatın son demlerinde anlar insan, evlatlarını iyi yetiştirip yetiştiremediğini.




