Anne Denize Gittiğinde: Başkaları İçin Yaşayan Kadının Kendini Seçmesi

— Serhan, ekmek alıp gelebilir misin, lütfen? — Valentina Semyonovna’nın sesi titriyordu, ayaklarının altındaki buz gibi. — Dışarıda buz var, düşerim diye korkuyorum…

— Anne, şaka mı yapıyorsun? — Alparslan gözlerini devirdi, koltuktan kalkmadan. — Gece vardiyasından geldim, daha yeni oturdum. Meltem’le film izleyecektik. Biraz dinlenmek istemez miyim?

— Oğlum… gerçekten gidemiyorum… — diye fısıldadı, telefona sıkıca sarılarak.

— Anne, bu kadar da geçmişte yaşama! Nesi var, getirsinler! Uygulamalar, servisler, her şey var! Artık öğren şu telefonları kullanmayı!

— Karıştırıyorum o telefonları… Belki sen sipariş verirsin?

— Araba kullanıyorum, konuşamam. İdil’e söyle.

— Sordum… Toplantısı var.

— Tamam, — diye homurdandı Alparslan. — Eve gelince ararım. Ne alacağını söylersin.

— Peki, beklerim, — diye fısıldadı Valentina Semyonovna. Ama bir saat geçti, iki saat geçti, telefon çalmadı. Kendi aradığında da sadece boş çaldı. Sonunda komşusu Cemal Bey imdada yetişti: uygulamadan sipariş verdi, teslim almasına yardım etti.

Poşetleri boşaltırken, içinde bir şeylerin ezildiğini hissetti. Neden böyle bir hayat yaşıyordu? İhtiyaç duyduğunda, uğruna yaşadığı insanlar neredeydi?

İyi bir anne olmuştu. Alparslan on altı, İdil on bir yaşındayken dul kalmıştı. Onları tek başına büyüttü. Hem muhasebeci hem de gece temizlikçisi olarak çalıştı. Annesi ve kayınvalidesi yardım etmişti, ta ki onlar da ayrılana kadar. Sonra her şey omuzlarına yıkılmıştı.

Dedenin evi İdil’e. Annesinin evi Alparslan’a. Kendisine ise hiçbir şey kalmamıştı. Her şey çocuklarına gitmişti. Eğitimleri, düğünleri, torunlarının doğumu… Hepsi onun sırtındaydı. Hiç şikâyet etmedi. “En azından onların bir geleceği olacak. Onlar mutlu olacak,” diye düşündü.

Onları kurslara götürdü, geceleri ödevleri için uykusuz kaldı, çamaşır yıkadı, yemek yaptı, market poşetlerini taşıdı, hastalandıklarında bakım yaptı. Şimdiyse… Artık hiç kimseydi. Sıradan bir arka plan. Mutfaktaki bir raf gibi—vardı, ama kimse fark etmiyordu.

İdil köpeğini gezdirsin diye istediğinde, karda kışta çıkmıştı. Alparslan torununu bıraktığında, geceleri uyumamıştı. Karşılığında hiçbir şey istemedi.

Ama hasta olduğunda, ilaçlarını Cemal Bey getirdi. Çocukları hastaneye on dakikalığına uğradı. İdil burun kıvırdı:

— Anne, biliyorsun, hastanelerden korkuyorum…

— Burada da kimse bayılmıyor, kızım…

— İyileş, sonra konuşuruz.

Alparslan da hemen ayrıldı: “Meltem yorgun, çocukla ilgilenmem lazım.” Sarılmadı, yanında oturmadı. Hiçbir şey.

Bugün… Ayaklarının altındaki çatırdayan buz, bir gerçeği daha da sert hatırlattı: Yaşlanıyordu. Ve bir gün düşerse, kimse gelmeyecekti. Kimse.

Birden o yaz aklına geldi. Otuz yaşındaydı. Alparslan henüz küçüktü, İdil yoktu. Antalya’da bir tatil köyü. Sıcak, sessiz, kimse aramıyordu. O zamanlar telefonlar yoktu. Sadece o ve deniz. O zaman mutluydu.

Neredeyse otuz yıl geçmişti.

Ve bir kez bile kendisi için yaşamamıştı.

Akşam yatağında uzanırken düşündü: Onu burada ne tutuyordu? Çocukları büyümüştü, evleri vardı. Ne minnettarlık, ne sevgi. Sadece çıkarları vardı. Peki ya o? O bir insan değil miydi?

Sabah kalktı, çay demledi, bir defter çıkardı ve yazdı: “Evi sat. Deniz kenarında bir ev al. Kendin için yaşa.”

Emlakçıyı hemen buldu—arkadaşı önermişti. Ev bir ayda satıldı. Para hesabına geçti. Belgeler hazırdı.

Her şey tamam olduğunda, çocuklarını çağırdı.

— Ne oldu? — Alparslan kaşlarını çattı. — Daha yeni işten geldim.

— Anne, iş arkadaşımla buluşmam var. Acil mi?

— Evet. Size bir şey söylemem gerekiyor.

— Söyle o zaman, — diye homurdandı İdil. — Ama çabuk ol. Toplantım var. Ha, bu arada, hafta sonu Fındık’ı sana bırakacağız.

— Olamaz, — diye nazikçe cevapladı Valentina Semyonovna.

— Neden olmasın?

— Gidiyorum.

— Nereye?! — İkisi aynı anda bağırdı.

— Antalya’ya. Deniz kenarında bir ev aldım. Orada yaşayacağım.

Sessizlik oldu. Sonra Alparslan güldü:

— Anne, hayalperestsin sen. Nereden buldun parayı?

— Evi sattım.

— NEEE?! — İdil ayağa fırladı. — Bizsiz mi? Hiç mi konuşmadın?

— Hep meşgulsünüz. Bana vakit ayıramıyorsunuz.

— Orada nasıl yaşayacaksın? Tek başına?

— Hallederim. Artık her şey benim. Kendi evim, kendi denizim, kendi hayatım.

— Anne, hiç bizi düşündün mü? — diye çığlık attı İdil. — Evin bize kalacaktı!

— Ben de sizin benim desteğim olacağınızı düşünmüştüm. Ama yanılmışım. Tamam, çocuklar. Sizi seviyorum. Ama artık kendimi seçiyorum.

Öfkeli ve şaşkın bir şekilde gittiler. O ise kaldı—tek başına. Ama otuz yıl sonra ilk kez, bu “tek başına” korkutucu değildi. Bir kurtuluştu.

Bir hafta sonra, yeni evinin balkonunda durmuş, tuzlu havayı içine çekiyordu. Parmağıyla pervaza dokundu. SıcakDenize baktı, gülümsedi ve için için, “Artık özgürüm,” diye fısıldadı.

Rate article
Lifequest
Anne Denize Gittiğinde: Başkaları İçin Yaşayan Kadının Kendini Seçmesi