Eski eşyaları karıştırıyordum,” dedi Mehmet Bey, “Ve tavan arasında bir mektup buldum…”
“Ama sen anneme hep mektup yazardın. Özellikle bayramlarda,” diye gülümsedi Ayşe, babasının yüzündeki yeni kırışıklıkları fark ederek.
“Evet, ama bu benim değil. Adres çok tuhaf… Yenişehir köyü. Hatta pul bile duruyor. Ama bizim Yenişehir’de hiç tanıdığımız olmadı!”
Mehmet Bey ensesini kaşıdı, bu mektubun nereden çıktığını hatırlamaya çalışıyordu. Aslında bu yüzden kızından yardım istemişti. Ve yanılmamıştı.
“Baba, hatırlıyor musun, ben doğduğumda postanede çalışmaya başlamıştın? Belki ordandır, eğer mümkünse… Çünkü Yenişehir’de gerçekten hiç kimseyi tanımıyoruz, bundan eminim.”
“Hmm,” dedi Mehmet Bey gözlerini duvara dikerek, bir saniye sonra ellerini havaya kaldırdı. “Aman ne unutkanım! Tabii ya. O zaman bacağımı kırmıştım, sonra posta çantamı kaybetmiştim. Hatta disiplin cezası almıştım ve o çantayı taksitle ödemiştim. Tam sekiz yüz lira, hâlâ hatırlıyorum.”
“Vay canına. Yani mektubu alıcısına ulaştıramadın mı?” diye merakla sordu Ayşe.
“Kim—alıcısına?” diye kaşlarını çattı Mehmet Bey.
“Yani, mektubun gönderildiği kişi.”
“Ah, o kadın!” dedi Mehmet Bey gülümseyerek. “Mektup bir kadına yazılmıştı.”
Baba kız sustu. Her biri kendi düşüncelerine daldı: Mehmet Bey hayatının en zor dönemlerinden biri olan postanedeki günlerini hatırlıyordu, Ayşe ise mektubun içindekileri merak ediyordu. Hatta el feneriyle zarfı ışık geçirmez kâğıttan harfleri okumaya çalıştı ama başarılı olamadı. Sonra birden sessizliği bozdu:
“Belki de götürmeliyiz?”
“Nereye götürelim şimdi?” dedi Mehmet Bey hemen atılarak. “Orada artık kimse kalmamıştır. Yirmi yıl geçti, herkes taşınmıştır belki. Ya da ölmüştür, böyle şeyler olur.”
“Ya hâlâ oradaysa? Bence deneyelim. Çok ilginç olur belki. Belki birinin hayatını değiştirdin!” Ayşe yavaşça zarfi babasının elinden aldı. “Seni götüreceğim. Yarın sabah yola çıkarız!”
Sabahın erken saatlerinde Yenişehir onları sessizlik ve huzurla karşıladı. Ayşe ile babası, köye ulaşmak için kırk kilometre yol kat ettiler. Yaz sabahının serinliği ikisine de unutulmaz bir his verdi.
Köyün dar sokakları yabancıydı, ama modern tabelalar labirent gibi ara yollarda yol gösteriyordu. Ayşe dikkatle sokak isimlerini takip ederek arabayı yavaşça sürüyordu. Yanında oturan Mehmet Bey ise bölgeyi merakla inceliyor, yolu aklında tutmaya çalışıyordu.
“İşte, otuz beş numara,” dedi Ayşe, oymalı küçük bir ahşap kapının önünde arabayı yavaşlatarak.
Kapıya vurduklarında, altmışlı yaşlarında, göz kenarlarında sevgi dolu kırışıklıklar ve siyah saçlarında ağarmış teller olan bir kadın çıktı. Misafirlerini dikkatle süzdü, tanıyıp tanımadığını anlamaya çalışıyordu.
“Merhaba!” diye seslendi Ayşe. “Size çok tuhaf bir meseleyle geldik. Yirmi yıl önce size gönderilen bir mektup yanlışlıkla bizde kalmış. Geçenlerde bulduk ve size geri getirmeye karar verdik.”
Kadın onları şüpheyle süzdü.
“Nasıl bir mektup?” diye tedirgin bir tonla sordu.
Ayşe çantasından sararmış bir zarf çıkardı ve okudu:
“Emine Hanım Yılmaz’a…”
“Evet, Yılmaz Emine Hanım benim,” dedi kadın. “Ama birinden mektup beklediğimi hatırlamıyorum. Hele yirmi yıl öncesini hiç. Kim göndermiş?”
Zarfa bakmak için elini uzattı. Gözleri adresi hızla taradı, ama gönderenin ismi ona yabancı geldi.
“İçeri buyurun,” diye aceleyle davet etti Emine Hanım, kapıdan çekilerek. “Böyle şeyler eşikte konuşulmaz.”
Mehmet Bey ve Ayşe birbirlerine baktıktan sonra bahçeye girdiler. Tertemiz ve düzenli bir bahçeydi, sanki Emine Hanım ömür boyu misafir beklemişti.
On dakika sonra misafirler küçük bir masada oturuyordu. Emine Hanım çaydanlığı ve çay bardaklarını masaya koydu.
“Buyurun,” diye kısa bir davet çıkardı.
Karşılarına oturduktan sonra, küçük bir çakıyla zarfın kenarını nazikçe açtı. Ayşe teklifte bulundu:
“Belki mektubu yalnız okumak istersiniz?”
“Siz de merak ediyorsunuzdur içinde ne yazdığını,” diye gülümsedi Emine Hanım. “Dürüst olmak gerekirse, ben de biraz tedirginim. Beklemediğim bir mektubu tek başıma okumak istemiyorum.”
Mehmet Bey bardaktan sıcak çayı hızlıca yudumladı. Ayşe babasına yargılayıcı bir bakış attı, ama ev sahibesi bunu fark etmedi. Emine Hanım mektubu zarftan çıkardı, kâğıdı açtı. Gözleri hemen satırlar arasında gezinmeye başladı. Bir anda rengi soldu ve sandalyede çöktü, neredeyse nefes almıyordu. Mektup elinden kayarak dizlerine düştü.
Ayşe hemen fırladı, nasıl yardım edeceğini bilemeden. Başka bir evde su aramaya korktu, ama sonunda korkusunu yendi ve mutfağa koştu.
“Bekleyin, Emine Hanım! Bir dakika. Su getiriyorum! Baba, onu yelpazele!” diye bağırdı Ayşe, yabancı eşyalara takılmamaya çalışarak. Aklında tek bir soru vardı: Bu mektupta ne yazıyordu?
Mutfakta zorlukla bir bardak bulup musluktan su doldurdu. Odaya dönerken elleri hafifçe titriyordu. Emine Hanım hâlâ oturuyor**”**Mehmet Bey, belki de hayatımın en güzel yalanıydı,**”** dedi Emine Hanım, çayını yudumlarken gözlerinde bir huzur belirerek.




