Geri Dönüşsüz Üç Mektup

Bugün günlüğüme yazıyorum.

Hava durgundu, ne rüzgar esiyordu ne de kuşlar şarkı söylüyordu. Sanki doğa bile burada sonsuz bir huzura çekilmişti. İnsanlar da açık tabutun ve yanı başındaki mezarın etrafında sessizce duruyordu. Elif, babasına koluna girmişti. Babası ise şaşkın, kamburunu çıkarmış, annesine odaklanmış gibiydi.

Biraz ötede ailenin dostları, Gülşen ve eşi Volkan duruyordu. Elif onları çocukluğundan beri tanırdı, isimleriyle hitap ederdi. Gülşen sık sık mendilini gözlerine götürüyor, Volkan ise boşluğa bakıyordu. Elif ile babasının karşısında annesinin iş arkadaşları, gözleri kızarık ve şişmiş, sessizce ağlıyordu. Bir de hiç tanımadığı insanlar vardı. Gelmişlerse, demek ki annesini tanıyorlardı.

Artık kimse yaklaşmıyor, annesiyle vedalaşmıyordu. Zaten herkes morgda vedalaşmış, dualar okunmuştu. Şimdi sadece bekliyorlardı.

Elif, mezarcıları buldu gözleriyle. Biri, sanki tam da bunu bekliyormuş gibi, ona baktı: “Vakit mi?” Elif hafifçe başını salladı. Evet, vakit gelmişti. Mezarcılar hareketlendi, ağaca dayalı tabut kapağını alıp yaklaştılar.

“Herkes vedalaştı mı? Kapatıyoruz,” dedi başlarındaki adam.

Tam o sırada, sessiz ama otoriter bir ses duyuldu:

“Bekleyin!”

Herkes aynı anda sesin geldiği yöne döndü. Uzun siyah paltolu, geniş kenarlı şapkalı, uzun boylu bir adam tabuta yaklaştı. İşçiler kapağı tutuyordu. Adam iki beyaz gül bıraktı ve annesinin göğsünde birleşmiş ellerini avucunun içine aldı, sanki ısıtmak istiyordu. Dakikalarca öyle durdu, herkes ona bakıp kim olduğunu merak ediyordu. Mezarcılardan biri öksürerek onu acele ettirmeye çalıştı.

Adam geri çekildi, tabut kapatıldı ve mezara indirildi. Elif ilk avuç dolusu toprağı atan oldu.

Mezar kapanırken şapkalı adamı aradı ama o kaybolmuştu. Taze toprağın üzerine haç dikildiğinde, insanlar mezarlıktan çıkmaya başladı. Elif ve babası biraz daha kaldılar.

“Baba, gidelim,” dedi Elif. Babası itaat ederek onu takip etti.

Yolda hep o adamı düşündü. Kimdi? Gelmiş, vedalaşmış ve gitmişti. Şapkasının altında yüzünü göremedi, sadece temiz tıraşlı çenesini ve belki de gözlüklerini fark etti.

Yakınlardaki bir kafede yemek verildi. Elif’in boğazına bir lokma bile takılıyordu. Yorgunluğun sonundaydı, sadece bitmesini istiyordu. Sonunda herkes dağıldı. Babasıyla birlikte en son ayrılanlar onlardı. Elif hâlâ babasının kolundaydı, diğer elinde ise mezar taşına bıraktıklarıyla aynı olan, çerçeveli annesinin resmi vardı.

“Nasılsın?” diye sordu babasına.

Babası sadece başını salladı.

“Baba, mezardaki o adam kimdi?”

“Bilmem.”

Sesinde bir gerginlik vardı. Eve döndüklerinde, tüm pencereler açık olmasına rağmen, ilaç ve hastalık kokusu hâlâ duruyordu.

Babası hemen kanepeye uzandı, gözlerini kapattı. Elif ona battaniye örttü, yanına oturdu. Annesinin odasına baktı. “Artık acı çekmiyor,” dedi içinden. Annesi acı çekmekten kurtulmuştu. Kendisi de son günlerin gerginliğinden. Babası ise çaresizliğin yükünden.

Gözlerinden yaşlar boşandı. Mutfağa gitti, başını masaya koydu ve sessizce ağladı.

Zamanla acı azaldı. Annesinin odasını topladı, hastalığın izlerini sildi. Üniversiteye gidiyordu ama içi boş gibiydi. Babası sürekli sessizdi, evin içinde terliklerini sürüyerek dolaşıyordu. Bu durum Elif’i sinirlendiriyordu. Sanki sadece onun acısı varmış gibi. Oysa Elif de annesini kaybetmişti.

“Baba, annemin kıyafetlerini ne yapalım? Bana olmuyor,” diye sordu bir gün, onu konuşturmak için.

“Bilmem. Birine ver.”

Kolay söylemekti. Kime? Hafta sonu annesinin eşyalarını ayıkladı. Yeni olanları kenara koydu, gerisini attı. Bir ayakkabı kutusunun içinde hiç giyilmemiş beyaz topuklular buldu. Bunları atamadı. Denedi, büyük geldi. Kutuyu kaldırırken altında üç sararmış mektup buldu. İkisi annesine, arayla gönderilmiş, üçüncüsü ise iki yıl sonra yazılmıştı. Üçü de imzasızdı.

Neden saklamıştı bunları? Okumamalıydı, ama annesi artık yoktu. Belki de yazan da yoktu.

İlk mektupta şunlar yazıyordu:

“Sen benim mutluluğumsun. Daha yeni ayrıldık ama seni özlüyorum… Hayatımda olduğun için teşekkür ederim. Seni düşünüyorum, seni seviyorum…”

Aşk mektubuydu.

İkinci mektup daha farklıydı:

“Bundan korkuyordum… Evliyim, bunu saklamadım. İki çocuğum var… Onları bırakamam. Sen genç ve güzelsin, önünde bir hayat var. Eğer çocuğu doğurursan, bana haber ver, para göndereceğim. Gurur yapma, geri çevirme…”

Son mektup ise veda gibiydi:

“Suçluyum, biliyorum… Kızına Elif mi adını verdin? Gidiyorum. Belki de dönmem… Özgürsün! Beni bekleme. Sırrımızı sakla…”

Sonunda bir çizgi vardı, kuş gibi.

Demek ki babası onun gerçek babası değildi. Annesi başka birini sevmiş, ondan hamile kalmıştı.

Mektupları çekmecesine sakladı. Babasına hiçbir şey söylemedi, sormadı. Onun tek varlığı oydu. Gerçeği öğrenirse, belYıllar sonra o mektupları yaktığında, içindeki sırrın artık sadece kendisine ait olduğunu bilmenin huzuruyla gülümsedi.

Rate article
Lifequest
Geri Dönüşsüz Üç Mektup