—Sana her şeyi anlatmam lazım, kızım…
“Afiyet olsun!” dedi Leyla, masaya otururken.
Ailede herkesin kendine özel bir yeri vardı. Kocası Mehmet her zaman pencereye karşı oturur, on iki yaşındaki kızları Deniz ise karşısına geçerdi. Leyla ise evin hanımı olmasının hakkını verircesine, onların arasında, ocağa ve lavaboya sırtı dönük şekilde otururdu.
Ailesiyle akşam yemeklerini çok severdi. Sabahları herkes işe ya da okula koştururken sohbet edecek zaman olmazdı. Leyla ile Mehmet öğle yemeklerini işte yer, Deniz ise ya evde ya da arkadaşının yanında yerdi. Onun arkadaşının nineciği börekler yapar, mercimek çorbası pişirirdi. Böylece tüm ailenin bir araya gelip yavaş yavaş sohbet edebileceği tek zaman akşam yemekleriydi.
Leyla her zaman sıcak bir aile hayatı hayal etmişti. Kendisinin de annesi, babası, sonrasında üvey babası ve küçük kız kardeşi vardı ama hep kenarda duran biri gibi hissetmişti. Babasını pek hatırlamıyordu. Bağırmaz, azarlamazdı ama ona soğuk ve mesafeli bakardı. Belki de bu yüzden ondan korkardı. Annesi de çok konuşkan biri değildi. Daima dudakları sıkıca birleşik, asla gülümsemeyen bir kadındı.
Leyla evlenip kendi ailesini kurunca bir kural koymuştu: Hafta sonları öğle yemeklerini, hafta içi ise akşam yemeklerini birlikte yiyeceklerdi. Ama sadece aynı masada oturmak değil, birbirleriyle konuşacak, bir şeyler paylaşacak, planlar yapacaklardı.
Karnını doyurduktan sonra Leyla sordu:
“Tatile nereye gidelim? Karar verip biletleri almalı, otel rezervasyonu yaptırmalıyız, yoksa fırsat kaçar.”
“Belki tatilimi ailemin yazlığında geçirebiliriz? Babam çitin tamir edilmesi ve çatının onarılması için yardım istedi,” diye önerdi Mehmet.
“Ama ben güneye, deniz kenarına gitmek istiyorum,” diye sızlandı on iki yaşındaki Deniz.
“Deniz kenarına gitmek için para gerek, üstelik konut kredimizi henüz bitirmedik. Arabanın lastiklerini değiştirme vakti geldi. Yazlıkta ciddi tasarruf ederiz. İsterseniz bir yerlere günübirlik çıkabiliriz, mesela Sapanca’ya. Yazın orası da güzel olur.”
Deniz ile babası aynı anda Leyla’ya baktılar, onun fikrini bekliyorlardı.
“Ben de babanla aynı fikirdeyim. Gerçi deniz de çok güzel olurdu.”
“Ben zaten bunu söylüyorum işte!” diye sevinçle haykırdı Deniz.
Tam o sırada telefon çaldı.
“Senin,” dedi Mehmet, son lokmasını ağzına atarken.
Leyla çatalını bırakıp salona gitti. Telefonu annesi açmıştı.
“Anne, ne oldu?”
“Rahatsız mı ettim? Leyla, gelmelisin. Konuşmamız lazım,” dedi annesi kısa ve öz bir şekilde.
“Şimdi mi? Kendini iyi hissetmiyor musun?” diye telaşlandı Leyla.
“İyiyim. Gel,” dedi annesi ve telefonu kapattı.
“Ne oldu?” diye sordu kocası, Leyla mutfağa döndüğünde.
“Annem aradı, gelmemi istedi, konuşacakmışız. İçime doğuyor, yine Ayşe ile ilgili bir şey.”
“Gideceksin öyleyse. Ben seni bırakırım.”
“Yok, kendim giderim. Bir şey olursa beni alırsın, değil mi?”
“Tabii ki.”
Leyla hızlıca hazırlanıp çıktı. Annelerine uzak değillerdi, birkaç otobüs durağı mesafedeydi. Otobüste annesinin bu acelesinin ne olduğunu düşünüp durdu. Hiçbir zaman ona danışmazdı, şimdi ne oldu da konuşmak istiyordu? İçgüdüsü bu görüşmenin hayra alamıt olmadığını söylüyordu.
Annesi kapıyı açtığında, ciddi şekilde endişeli ve üzgün olduğunu hemen fark etti.
“MutfAnnesi masaya oturdu ve derin bir nefes alarak, “Leyla, bütün hayatım boyunca senden çok Ayşe’yi kayırdım, ama bugün anladım ki gerçek sevgiyi hak eden sensin,” dedi.




