Bugün ofisten çıktığımda hava kararmıştı. Arabama yaklaştığımda kaputun ve ön camın üzerinde ince bir kar tabakası vardı. Arabaya biner binmez ilk iş olarak kaloriferi açtım, çünkü içerisi buz gibi olmuştu. Silecekleri çalıştırarak camdaki karları temizledim.
Trafiğe çıktığımda ise her yer tıklım tıklımdı. Dur-kalklarla, kırmızı ışıklarla ve bitmek bilmeyen sıkışıklıklarla mücadele ederken bir an AVM’ye sapmaya karar verdim. Hem alışveriş yapar, hem de yoğun saatlerin geçmesini beklerdim diye düşündüm.
Fakat oradaki otopark da en az yol kadar doluydu. Boş yer bulmak neredeyse imkansızdı. Keşke yolda kalsaydım dedim kendi kendime. Tam bu sırada dikiz aynamda bir arabanın farları yandı. Geniş bir SUV geri çekilerek bana yer açtı.
AVM’nin içi ise tam bir kalabalıktı. Hava çok sıcak, insanlar telaşlıydı. Montumu açtım, atkımı gevşettim ve reyonları dolaşmaya başladım. Renkli süs eşyaları, yanıp sönen ışıklar ve koşuşturan insanlar gözlerimi yoruyordu. Sepetime birkaç renkli süs topu, iki gümüş renkli noel baba figürü, hediye paketli havlu setleri ve üzerinde “mutluluk, şans” yazan şampanya bardakları attım.
Kim neye layıksa eve gidince düşünürüm diyerek kasaya yöneldim. Sıra beklerken gürültüden ve kalabalıktan bunalmıştım. Keşke cumartesi sabahı gelseydim dedim içimden.
Nihayet sıra bana geldi. Fiş kesilirken fark ettim ki gereksiz yere çok fazla şey almışım. Neyse, bir şekilde kullanırım. Çantalarımı toplayıp çıkışa doğru ilerlerken birinin beni çağırdığını duydum.
“Ece!”
İlk anda tepki vermedim. Sonra bir ses daha duydum:
“Demirci!”
Bu sefer durdum. Soyadımı duyunca geri döndüm ve etrafa bakındım.
“Merhaba Ece,” dedi bir erkek sesi.
Karşımda sakallı, üstü başı dökülen bir adam duruyordu. Alnına kadar inen siyah bir bere takmıştı. Gülümsediğinde ön dişlerinden birinin eksik olduğunu fark ettim. Tanıdık gelmiyordu. Keşke durmasaydım diye geçirdim içimden.
“Tanıyamadın mı?” diye sordu. “Ben seni hemen tanıdım. Hiç değişmemişsin, milyonluk görünüyorsun.”
Sesinde bir tanıdıklık vardı ama bir türlü çıkaramadım.
“Lisede aynı sınıftaydık,” diye ekledi.
“Emre?!” diye haykırdım şaşkınlıkla. Ne oldu da böyle bir hale geldin diye sormak istedim ama utandım.
“Benim,” dedi neşeyle. “Çok mu değiştim?”
“Evet,” diye kafa salladım. Sonra dayanamayıp ekledim: “Neler oldu sana?”
“Uzun hikâye. Bir kafeye otursak mı? Burada güzel bir yer var.”
Hâlâ ona alışamamıştım. Nasıl tanıyamadım ki? Sakal ve beresi yüzünden mi? Bu Emre, lisede deliler gibi âşık olduğum, yüzünden gözyaşı döktüğüm çocuk muydu? Şimdi onunla böyle durmaktan utanıyordum.
“Kusura bakma, acil işim var,” dedim gözlerimi kaçırarak.
“Pekâlâ, kısa olacak,” diyerek kabul ettim sonunda, meraktan çok mecburiyetten.
Emre sevinçle beni kafeye götürdü.
“Uzun zaman oldu görüşmeyeli, belki bir daha görüşemeyiz,” diye güldü.
Kafede neredeyse her yer doluydu. En arkada bir masaya oturduk. Karanlık köşede kimse görmez diye düşündüm.
Hâlâ insanların bakışlarından çekiniyordum. Emre ise heyecanlıydı, menüye bakarken boğazının kuruduğunu fark ettim.
“Ben sadece kahve alacağım,” dedim.
O ise birkaç yemek söyledi. Garson bana bakarak onayımı aldı, sonra kayboldu.
“Burada güzel kahve yapıyorlar, sık sık gelirim,” dedi Emre.
“Burada mı çalışıyorsun?”
Başını salladı, utançla. Belli ki mağaza müdürü değildi, belki temizlikçiydi. Detay sormadım.
“Hayalindeki gibi doktor oldun mu?” diye sordu.
“Hatırlıyor musun?” diye şaşırdım. “Evet, endokrinoloji uzmanıyım.”
“Eşine, çocuklarına hediye mi aldın?” diye çantama baktı.
“Sen evlendin mi?” diye sordum ben de.
“Evlenmiştim. Yasemin’le. Hatırlarsın, ne şirret bir kızdı. İşte onun yüzünden bu hâle geldim.”
“O zamanlar ne kadar toy olduğumu anlamadım. Bana peşimi bırakmıyordu. Bir baktım nikâh masasındayız. Oysa ki seni beğenirdim,” diye ekledi alçak sesle.
İçimden “Ben de seni” dedim.
Siparişler geldi. Emre aç olduğu belliydi, hızlıca yemeye başladı. Ben ise kahvemi yudumlarken sıkıldığımı hissettim.
“Ne oldu sana?” diye sordum, bu konuşmayı bir an önce bitirmek için.
Emre çatalını bıraktı.
“Önce her şey güzeldi. Güzel bir eş, ev… Babası düğün hediyesi olarak vermişti. Üniversiteyi bitirdim, mühendis oldum. Ama ne kazanıyor bir mühendis? Yasemin sürekli daha fazla para istiyordu. ‘Kendi işini kurmalısın,’ diyordu. Babasından sermaye alacağız diye kandırdı. Sonra bir ortak buldu, yedek parça dükkânı açtık. Bir de baktık battık. Yasemin ‘Sen işe yaramazsın,’ deyip boşanma davası açtı.
Eve, anneme babama döndüm. Sonra iki kişi geldi, Yasemin’in babasına olan borcumu ödemem gerektiğini söylediler. Arabamı sattım, annemlerin yazlığını sattık. Borç bitti, ben de sıfır kaldım.
Bir ay sonra babam kalpten gitti. Yasemin isSonra bir gün, gözlerim dolarken, yıllar önce ona söyleyemediğim o cümleyi fısıldadım: “Keşke seni cesaretlendirebilseydim,” ve hayatın bazen ne kadar acımasız döngüler çizdiğini anladım.




