Ezel bir kaderdi…
Ayşegül, eve doğru koşar adımlarla yürüyordu. Erimiş karların arasından buz parçaları fırlıyor, ayakları kayıyor, yolunu yavaşlatıyordu. Sokaklarda birikmiş sular, geçen arabaların çamurlu sıçramalarıyla etrafa saçılıyordu. Kaldırımın kenarından uzak durmaya çalıştı.
Eve varana kadar sırtı ter içinde kalmış, ayakları uyuşmuş, üstelik botları da ıslanmıştı. Yeni bot almanın vakti çoktan gelmişti.
Girişte, bitkin bir halde ayakkabılığın yanındaki tabureye çöktü. Islak çoraplarının içinde parmaklarını oynattı. Şimdi sıcak bir çay içse, belki hastalanmadan kurtulurdu. Botları kalorifere yaklaştırmıştı ki, duvardan bir tıkırtı geldi. Annesi onu böyle çağırırdı—kaşıkla duvara vurarak. Ayşegül iç geçirip annesinin odasına yöneldi.
“Ne oldu, anne?”
Annesi anlaşılmaz sesler çıkarıyordu.
“İşten geldim.” Ayşegül yatağın yanına gidip kaymış yorganı düzeltti. İdrar kokusu burnuna geldi. “Bez dolmuş.”
Yatağın yanındaki paketten yeni bir bez çıkarıp yorganı kenara itti. Keskin koku mideni bulandırsa da, bezini değiştirdi. Tüm bu sırada annesi mırıldanıp duruyordu. Artık konuşamıyordu.
“Oldu. Akşam yemeğini hazırlayıp seni doyuracağım.” Ayşegül yerden ağır, ıslak bezi alıp annesinin inlemelerine kulak asmadan odadan çıktı. Zaten şikayet etmenin bir faydası yoktu—sadece kendini daha kötü hissettirirdi. Biraz oturup dinlenmek isterdi, ama bu lükse sahip değildi. Annesi sürekli duvara vurup onu çağırıyordu.
Bir zamanlar normal bir aileleri vardı. Babası üniversitede bölüm başkanıydı, annesi evde çocuklarla ilgilenir, onun gelmesini beklerdi. Ama bir gün her şey tepetaklak oldu. Ayşegül lisenin onuncu sınıfındayken, ağabeyi Murat üniversitenin üçüncü sınıf sınavlarını vermişti ki, babaları vefat etti.
Bir öğrencinin annesi, oğlunun burslu kabul edilmesi için babasına rüşvet teklif etmişti. Babası ise kayıt komisyonunun başındaydı. İlkeleri belli, dürüst bir adamdı, asla yetkisini kötüye kullanmazdı.
Kızgın anne, intikam almak için şikayet etmiş, “Parayı aldı ama oğlum yine de kazanamadı” demişti. Soruşturma başladı. Babasının kalbi bu yükün altında kaldıramadı, hastaneye giderken yolda kalp krizi geçirip öldü.
Annesi bu kaybın üstesinden gelemedi, yavaş yavaş aklını yitirdi. Ayşegül’le Murat’ı görmüyor, saatlerce divanda oturup boşluğa bakıyordu. Sonra mutfağa dalıp yemek yapmaya başlıyordu. Kocasının öldüğünü asla kabullenemedi, her gün işten dönmesini bekliyordu.
Eskiden haftada iki kez genç bir kadın, Zeynep, gelir evi temizler, pazardan alışveriş yapardı. Annesi marketten et ve sebze almazdı. Babası öldükten sonra Zeynep’i göndermek zorunda kaldılar. Ailede babadan başka çalışan yoktu. Şimdi evin işleri Ayşegül’e kalmıştı. Annesi de onu Zeynep sanıp emirler yağdırıyordu. Ayşegül, “Ben senin kızınım” demekten yorulmuştu.
Birikmiş paralar çabuk tükendi, zaten azdı da. Annesi tutumlu değildi, kendine elbiseler, mücevherler alırdı. Güzel bir kadındı, babası ona hiçbir şeyi esirgemezdi.
Eskiden babasının üniversiteden meslektaşları sık sık ziyarete gelirdi. Annesi hâlâ Ayşegül’e süslü sofralar hazırlatır, misafirler gelecekmiş gibi giyinirdi. Sonra unutup Ayşegül’e “Niye bu kadar yemek yaptın?” diye çıkışırdı. Ayşegül’ün tek dinlendiği yer okuldu. Ondan da olmuştu.
Murat ilk konuyu açan oldu: Ayşegül çalışmalıydı. Eğer o üniversiteyi bırakırsa, askere alınacaktı, eve hiç faydası olmayacaktı. Ama okulu bitirip iş bulursa, Ayşegül’e destek olabilirdi.
O an bu mantıklı gelmişti. Ayşegül okulu bırakıp işe girdi. Zamanında konservatuvarın alt sınıflarını bitirmiş, yetenekli bir öğrenciydi. Anaokulu müdiresi onu işe aldı. Çocuklara şarkılar öğretmek için bu yeterliydi. Zaten düşük maaşa kimse gelmezdi.
Ayşegül, çocuklar uyurken annesini kontrol etmek için eve koşabiliyordu. Bu küçük bir avuntu olsa da, maaşının çoğu ev kirası ve annesinin ilaçlarına gidiyordu.
Murat üniversiteyi bitirip İstanbul’a taşındı. Kısa sürede kız kardeşine ve annesine yardım vaatlerini unuttu. Ayşegül bakıcı parası isteyince, “Benim de yabancı şehirde işim zor, kira ödüyorum” deyip yardım etmedi.
Kardeşlerin arası hep gergindi. Tüm güzellik Murat’a bahşedilmişti: iri kara gözler, gür saçlar, düzgün hatlar, uzun boy… Anne babası geç evlenmişti. Annesi kırklı yaşlarda Ayşegül’e hamile kalmış, çocuğu alıp almamakta tereddüt etmişti.
Ayşegül cılız, hastalıklı doğmuştu. En ufak rüzgarda ateşi çıkar, burnu akardı. Zayıf, soluk tenli, babasına benzeyen bir kızdı—soluk gözler, seyrek saçlar, ince dudaklar, kepçe kulaklar… Annesinden hiç güzellik almamıştı.
Annesi ona acıyarak bakardı. Ayşegül bazen, annesi onun böyle doğacağını bilseydi hamileliğini sonlandırırdı diye düşünürdü. Ama MurAyşegül, kendi kurduğu ailesinin sıcaklığı içinde, geçmişin yüklerinden kurtulup yeni bir hayata başladığını hissetti.




