Ayşe, ofisten çıktı ve sonbaharın serin havasını ciğerlerine doldurdu. Dökülen yaprakların kokusuyla karışık bu temiz havayı içine çekti. Güneşli ve kuru bir gündü, yazın son sıcakları hissediliyordu. Geceler soğuk olsa da gündüzleri hâlâ ince elbiseler giyilebiliyordu.
Aklından geçirdi: Önce Ali’yi anaokulundan alıp beraber alışverişe mi gitmeli, yoksa önce markete uğrayıp sonra mı oğlunu almalı? “Şok” markette küçük oyuncaklar satılıyordu ve Ali mutlaka bir şeyler isteyip ısrar edecekti. Maaş gününe kadar az parası vardı, hem de aldığı oyuncaklarla sadece beş dakika oynayıp kenara atıyordu.
Ayşe saatine baktı. Eğer hızlı hareket ederse, alışverişi yapıp çantaları eve bırakacak, sonra anaokuluna yetişecek vakti olurdu. Adımlarını hızlandırdı.
Etrafa bakmadan, kendi düşüncelerine dalmış, market listesini zihninde oluşturuyordu. Tuzu unutma! Bir türlü neden bitiverdiğini anlayamıyordu. Geçen hafta markete sadece tuz almaya gitmiş, bir sürü şey alıp tuzu unutmuştu. Şimdi kendi kendine “tuz, havuç, süt, yağ…” diye tekrarlıyordu. Öyle dalgındı ki etrafını görmezden geliyordu.
“Ayşe! Kaya!” diye bir ses duydu.
Birkaç adım daha attı, sonra durdu ve sesin geldiği yöne baktı.
“Tanımadın mı? Sonsuza kadar arkadaş kalacağımıza yemin etmemiş miydik?” diyen kadın gülümsedi.
Ayşe, bu sözleri duyunca kim olabileceğini düşündü ve sonunda liseden arkadaşı Deniz Sarı’yı hatırladı. Karşısında, incecik, siyah saçlı genç kız değil, şık ve bakımlı bir kadın duruyordu.
Deniz, ikinci sınıfta okullarına transfer olmuş, Ayşe’nin yanına oturmuştu. Mezun olana kadar hep arkadaş kalmışlardı. Sekizinci sınıfta birbirlerine sonsuz dostluk sözü vermişlerdi. Ama hayat onları ayırmıştı. Belli ki hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyordu, ne dostluk ne de aşk.
“Yorgun görünüyorsun, sanki evde yedi başlı bir iş bekliyor,” dedi Deniz, Ayşe’nin solgun yüzünü, gözlerindeki bitkin ifadeyi ve sade ofis kıyafetlerini süzerek.
Ayşe de Deniz’in gözünde iyi görünmediğini hissediyordu.
“Senin her şeyin yolunda görünüyor,” diyerek konuyu değiştirdi, soruları savuşturmak için.
“Şikâyetçi değilim. İkinci evliliğim. Ama çocuk henüz yok. Ya sen?”
Deniz’in sesindeki hüzünlü tonu fark edince bu konuyu açmamaya karar verdi.
“Evli değilim, ama yalnız da değilim. Bir oğlum var,” diye gururla ekledi Ayşe.
“Okulu bitirmek üzere mi, yoksa üniversitede mi?” diye sordu Deniz şaşkınlıkla.
“Hayır, henüz anaokuluna gidiyor,” dedi Ayşe gülümseyerek.
“Vay canına! Sen ne güzeldin, ilk senin evleneceğini düşünürdüm. Herkesin çocukları askerliğini yapmış, seninkiyse hâlâ anaokulunda. Ama sen hep derslerine düşkündün, erkeklere hiç ilgi göstermezdin.”
Ayşe, arkadaşının bu sözlerine alındığını belli etti. Deniz hatasını anladı.
“Boş ver, alınma. Beni bilirsin, ağzımdan çıkanı kulağım duymaz.”
“Kusura bakma, oğlumu almam lazım,” dedi Ayşe, yürümek için adım attı.
“Bekle,” diyerek Deniz çantasından telefonunu çıkardı, “Numaranı ver, görüşelim, eski günleri yad ederiz.”
Ayşe, bir an önce kurtulmak için numarasını verdi ve anaokuluna doğru hızla yöneldi.
Ama Deniz sözünü tutmakta gecikmedi. Ertesi gün arayıp cumartesi buluşmayı teklif etti.
“Annem Ali’ye bakarsa gelebilirim. Seni sonra ararım,” dedi Ayşe, içinden “İşte tatilim bitti. Tamam, bir görüşeyim, peşimi bırakmaz artık. Zaten farklı hayatlarımız var, ne ortak noktamız olabilir ki?” diye düşünerek annesini aradı.
Cumartesi günü şık bir kafede buluştular. Ayşe böyle yerlere alışık değildi, kendini yabancı hissediyordu. Deniz bunu fark etti, rahatlaması için şarap söyledi. Şarap hoştu. Okul günlerini, eski sınıf arkadaşlarını konuştular. Deniz herkesin hayatından haberdardı: Kim kiminle evlenmiş, kim ne iş yapıyor, kaç çocuğu var…
Ayşe dinliyor ve şarabını yudumluyordu. Hatıralar tükenince Deniz konuyu ona getirdi.
“Bak, iş yerindeki arkadaşımın oğlu var, bizim yaşlarda. Merve bana hep dert yanıyor, bütün gün bilgisayar başında. Yazılımcı. Kötü alışkanlıkları yok, iyi kazanıyor. Kısacası, dikkate değer biri. Annesi de torun hasreti çekiyor. Ne demek istediğimi anladın değil mi? Sizi tanıştıralım.”
“Beni kimseyle tanıştırmana gerek yok,” dedi Ayşe sertçe bardağını masaya koyarak. “Ben size ‘İlişki arıyorum’ mu dedim? Hem bu adam neden hâlâ annesiyle yaşıyor? Bir sorunu mu var?”
“Fazla tepki verme. Onu görmeden karar verme,” diye yatıştırmaya çalıştı Deniz.
“Eğer bu kadar mükemmelse neden evlenmedi? Eskiden kötü bir ilişkisi mi varmış?” diye sordu Ayşe, yumuşamıştı.
“Evet, bir hayal kırıklığı yaşamış. Sen de öyle değil misin?” dedi Deniz, anlayışlı bir tavırla.
“Bu onun problemi. Ben plansız, kalpten gelen tanışmalara inanırım. Bunun bir anlamı olmaz. Beni buraya sırf bunun için mi çağırdın? Seni böyle şAyşe, o gün tesadüfen tanıştığı adamın hayatına girmesiyle yepyeni bir sayfa açtığını henüz bilmiyordu.




