Geçiş Dönemi

**Geçiş Dönemi**

Ayşegül yorgun ve bitkin bir şekilde eve doğru yürüyordu. Bir elinde çantası, diğerinde yoldan aldığı alışveriş poşeti vardı. Bacakları titriyordu. Yere çöküp hiç kıpılmadan oturmak istiyordu. Ama evde Yiğit’i bekliyordu. Oğlu. Tek hayat sebebi. O olmasa, çoktan anlamsız hayatına son vermiş olurdu.

Bazı insanlar altın kaşıkla doğar, hayat onlara kolayca gülümser. Ayşegül gibiler ise hep acı çekmek için doğar. Lise ikinci sınıftayken, bir arkadaşının doğum gününde, kendisinden iki yaş büyük bir erkekle tanışmıştı. Ona göre o, güçlü ve özgür biriydi. Koşulsuzca âşık olmuş, aklını kaybetmişti.

Ayşegül çok güzel değildi ama gençliğin verdiği tazelikle sevimli bir kızdı. Koyu ela gözleri, düz kahverengi saçları, ince dudakları ve zarif duruşuyla dikkat çekiyordu.

Ocak ayında annesi zatürreye yakalanıp hastaneye yatınca, ev Ayşegül’le sevgilisinin kontrolüne geçti. İşte o zaman oldu, tecrübesiz on yedi yaşındaki bir kızın başına gelebilecek her şey. Onun tatlı sözlerine, aşk vaatlerine kanmıştı.

Hamile olduğunu anladığında hemen sevdiği adama koştu.

“Benim ne suçum var? Baba mı olacağım ben? Kendine bir bak. Başka enayi bul…” dedi ve hayatından, geldiği gibi aniden kayboldu.

Ne yapacaktı şimdi? Kimden akıl alacaktı? Kime açılacaktı? Zaman geçtikçe, annesine söylemesi daha da zorlaşıyordu.

Bahar geldi, ince giysiler çıkarılmıştı. Ayşegül aynanın karşısına geçip genişleyen beline pantolonunu giymeye çalışıyordu. Bluzunun düğmeleri göğsüne dar geliyordu.

“Biraz kilo almışsın sen,” dedi annesi arkadan. Ayşegül irkildi. Annesi onu kendine çevirdi, eliyle ağzını kapattı ve derin bir nefes aldı.

“Kimden? Kaç aylık? Niye sakladın?” diye sayıkladı.

Annesi bağırıyor, aşağılıyor, elindeki havluyla ağlayan kızının peşinden koşuyordu. Sonra kol kola kanepede oturdular, ikisi de ağlıyordu. Artık kürtaj için çok geçti.

Ayşegül liseyi bitirdi, üniversiteye gitmedi. Eylül sonunda, sorumsuz sevgilisinin izlerini taşıyan sevimli bir oğul doğurdu.

Oğlu büyüdükçe, annesi bir tanıdık vasıtasıyla Ayşegül’ü belediyede temizlik işine yerleştirdi. İşinden hiç hoşlanmıyordu. İnsanlar sürekli şikâyet ediyor, tehditler savuruyordu. Akşamları da fazla mesai yapıp ofisleri ve koridorları temizliyordu. Yiğit büyüyordu, ona kıyafet almalı, kreş parasını ödemeliydi.

Yiğit sessiz, uslu bir çocuktu, annesine ve büyükannesine fazla yük olmuyordu. Ayşegül kendinden vazgeçmişti ama oğlu ne sevgiden, ne ilgiden, ne de oyuncaklardan mahrum kaldı.

Yiğit okula başladığında, annesi ciddi şekilde hastalandı ve sekiz ay sonra vefat etti. Ayşegül ek iş olarak yakındaki bir ofiste temizliğe başladı. Sadece yerleri silmek yetmiyordu, camları da silmeli, tadilat sonrası kirliliği temizlemeliydi. Eve ayakta duramayacak halde dönüyordu.

Sonra Yiğit ergenliğe girdi. Huysuz ve içine kapanık oldu. Okul hakkında sorulara sinirleniyor, annesine ters cevaplar veriyordu. Ayşegül, onun peşini bırakmaması gerektiğini biliyordu. Uyuşturucuya bile bulaşabilirdi. Ama eve geç geliyor, sadece basit bir yemek yapıp okulunu sormaya gücü yetiyordu.

Son zamanlarda Yiğit’in yüzünde çizikler, kollarında morluklar görmeye başlamıştı. “Beden eğitiminde düştüm,” diye geçiştiriyordu.

Bir gün onu bir kızla gördü. Sorun değildi aslında ama kız garip giyinmişti. Üç beden büyük siyah bir sweatshirt, bol pantolon, kırmızı saçlar ve burun halkası… Belki iyi bir kızdı, modaydı. Ama her genç kız böyle giyinmiyordu.

Ayşegül oğluyla konuşmaya çalıştıysa da, her zamanki gibi tersledi, odasına kapandı. Ne yapmalıydı? İlk aşkını bir hastalık gibi atlatması gerektiğini düşündü. Yasaklamakla bir yere varamazdı. Yine de içi acıyordu. Bütün gün evde yalnızdı. Onun hatalarını tekrarlamasından, hatta daha beter şeyler yapmasından korkuyordu.

İşten dönerken, yorgunluktan titreyen bacaklarıyla, ağaçların arasından evlerinin ışığını görmeye çalışıyordu. Pencereler karanlıktı—Yiğit evde değildi.

Ayşegül merdivenleri ağır adımlarla çıkarken başını öne eğmişti. Poşetin sapı parmaklarını acıtıyordu, atıverecekti neredeyse. Tam duvara yaslanırken, Yiğit’in arkadaşı Emre hızla yanından geçti.

“Emre!” diye seslendi. “Nereye böyle koşuyorsun?”

Emre birkaç basamak daha indi, sonra durdu. Bir an tereddüt etti, ardından ikişer basamak çıkıp Ayşegül’ün yanına geldi.

“Teyzeciğim…” Nefes nefeseydi. “Ben de gözüme ilişti sandım… Yiğit evde yoksa demek ki onlarladır…”

“Ne oldu, açıkça söyle! Yiğit nerede? Kiminle?” diye telaşlandı Ayşegül.

“Kulak misafiri oldum… Şey, Yiğit’in kız arkadaşı Tülin, ona meydan okumuş. Eğer çatıdan çatıya atlarsa, onu sevdiğini kanıtlayacakmış. Üstelik çocuklar telefona çekecekmiş, sonra internete atacaklarmış. Ben YiğAyşegül’ün kalbi hızla çarparak pencereye koştu ve uzaktaki çatıları görmeye çalışırken, içinden “Allah’ım, oğluma zarar gelmesin,” diye dua etti.

Rate article
Lifequest
Geçiş Dönemi