Pazar sabahı erken saatlerde Emre’yi telefonun çalması uyandırdı. Uykulu gözlerle telefonuna baktı, ekran karanlıktı. Tam o sırada kapı zili çalmaya başladı. Emre hızla kalktı, üzerini giyip kapıya koştu. Herkes bilir ki sabahın bu saatinde inatla çalan kapı zili, boşuna değildir.
“Selam! Uykuya mı daldın yoksa? Donup kalmışsın. Arkadaşını görmek seni sevindirmedi mi?” Kapıda üniversiteden yakın arkadaşı Murat Durmaz duruyordu. “İçeri geçebilir miyim?”
“Murat?! Ne rüzgâr attı seni buraya?” Emre arkadaşını sıkıca sarılıp içeri çekti. “Haber bile vermedin! Nasıl buldun beni?”
“Annenin evine uğradım, adresi o verdi. Boşandığını ve buraya taşındığını da o söyledi. Yolum buradan geçiyordu, seni görmek için biletimi böyle ayarladım. Hadi, göster geçeceğim yeri.”
“Mutfağa geç, ben hemen yüzümü yıkayayım. Çaydanlığı koy!” diye seslendi, banyo kapısını kapattı.
Emre mutfağa girdiğinde masada kırmızı şarap şişesi duruyordu, Murat da peynir dilimliyordu.
“Kusura bakma, biraz ev sahipliği yapayım dedim. Buzdolabın bomboş. Açlık grevine mi girdin? Dostlar böyle zamanlar için var, açlıktan ölme diye,” diye nasihat ederek sandviçleri hazırlamaya devam etti Murat.
“Şarap mı? Sabah sabah?” Emre şişeyi çevirip etiketine baktı.
“Kim engel olabilir ki? Bu sadece bir sembol, konuşmayı kolaylaştırmak için.”
Şarabı yudumladılar, sandviçlerle omlet yediler ve eski günleri andılar…
Murat, üniversite yıllarında iyi bir evlilik yapmıştı.
“Kayınpeder emekli oldu, şimdi inşaat şirketinin başındayım. Evet, gıpta et. Büyük oğlum liseyi bitiriyor, küçük yedinci sınıfta. Kısacası hayat yolunda,” diye hava attı Murat. “Senin hakkında da bilgim var. Yine de o Aysel’ini bulamadın mı?”
“Hatırlıyor musun? Hayır, bulamadım.”
“Sakın yalnız yaşıyorsun deme.” Murat sandviçin son lokmasını ağzına attı.
“Oğlumla beraber. Şu an Elif’in doğum gününe gitti. Dün aradı, birkaç güne dönecek.”
O zamanlar arkadaşları Emre’yi Elif’le evlenmemesi için uyarmışlardı. Ama Emre direnmişti. Çünkü Elif, ona Aysel’i hatırlatıyordu, arkadaşlarının ona taktığı isimdi. Oğlu hemen Emre’ye “baba” demeye başlamıştı. Emre de oğluna çok bağlanmıştı. Ama evlilik uzun sürmedi.
Elif kısa sürede tekrar evlendi. Yeni üvey babayla Deniz’in arası iyi olmadı. Sürekli Emre’ye kaçıyordu. Elif, eski kocasını çocuğu kendine çekmekle suçluyordu. Bu kavgadan sıkılan Emre, Antalya’ya taşındı.
“Deniz her yaz benim yanımda kalıyordu. Elif’in başka çocuğu oldu, ona zaman ayıramadı. Liseyi bitirince de tamamen yanıma geldi,” diye anlattı Emre.
“Vay be! Pembe dizilere taş çıkartırsın.” Murat şişedeki kalan şarabı paylaştırdı.
“Yok, artık her şey yoluna girdi.” İkisi de son yudumlarını aldılar.
“Yine de onu bulacağını umuyordum. Öyle bir aşktı ki…” Murat iç geçirdi.
Emre sessiz kaldı. Son zamanlarda pek düşünmüyordu o aşkı, ama Murat gelip hatırlattı, yarasını deşti.
İstasyonda bir daha kaybolmayacaklarına dair söz verdiler. Emre eve döndü, eski albümü çıkardı ve Aysel’in fotoğrafını buldu. Gözlerini ona dikmiş, o eski günlere dalmıştı…
***
Murat, babasından eski bir model arabayı ödünç almıştı ve üç arkadaş, Halil’in akrabalarının yanına güneye gitmeye karar verdiler. Derslerin başlamasına daha vardı, neden tatil yapmasınlardı?
Akdeniz’de şeftali, üzüm, incir toplama mevsimiydi. Gençlere tarlada çalışmaları teklif edildi. Fazladan para, özellikle öğrenciler için her zaman iyiydi. Sabahın erken saatlerinde meyve topluyorlar, sıcak bastırdığında da serin sulara dalıyorlardı.
İşte orada Aysel’i gördüler. Sahilde oturmuş, ufka dalıp gitmişti.
“Aysel, kendi Gray’ini bekliyor,” diye şaka yaptı Murat.
Onun bu lafıyla, artık hep öyle çağırdılar onu. Arkadaşlarının hepsinin sevgilileri vardı, ama Emre’nin hiç ciddi bir ilişkisi olmamıştı.
Murat ve Halil çığlıklar atarak denize atladılar. Emre ise kıza yaklaştı.
“Kırmızı yelkenli gemiyi mi bekliyorsun?” diye şakayla sordu.
Kız ona baktı. Gözlerindeki acı ve hüzün, Emre’nin nefesini kesti. Kız tekrar denize döndü. Emre yanına oturdu, dizlerini kollarıyla sardı. Kız bunu fark etmemiş gibiydi.
“Duydun mu?” diye sordu Emre, dalgaların sesine kulak vererek.
“Deniz konuşuyor,” dedi kız.
Emre şaşkınlıkla ona baktı. Kız, tam da aklından geçeni söylemişti. Öylece oturdular, sessizce dalgaları dinlediler. Arkadaşlar yüzdükten sonra Emre’ye el salladılar. O da ayağa kalktı, şortunu silkeledi.
“Gitmem lazım. Yarın yine buluşalım mı? Aynı saatte?” diye umutla sordu.
Kız ona kısaca baktı ve cevap vermedi. Ama ertesi gün yine sahildeydi. Tanıştılar. Onun adı, Emre’ye dünyanın en güzel ismi gibi gelmişti: Aysel. Ama Emre soru sormaya başlayınca, kız ayağa kalkıp gitti. Emre ona yetişti, sessizce evine kadar eşlikEmre, aradan geçen onca yıla rağmen Aysel’in anısının hâlâ kalbinde yaşadığını fark ederek pencereden uzaklaştı ve oğlunun geleceği günü dört gözle beklemeye başladı.




