– Ne saçmalıyorsun sen, Tuba! – diye bağırdı Ömer, kollarını yukarı kaldırarak. – Ben garajımı ne yapayım? Tamir atölyemi? Ömrümün yarısı orda geçti!
– Peki ya ben işimi ne yapayım? – en az onun kadar yüksek sesle cevap verdi Tuba, etrafı kartonlarla dolu odanın ortasında durarak. – Yirmi yıldır aynı firmada çalışıyorum! Beni tanıyorlar, değer veriyorlar!
– Başka iş bulursun işte! Antalya’da hava daha güzel, insanlar daha cana yakın, her şey daha ucuz!
– Hadi canım, elli yaşında mı iş bulacağım? – Tuba acı bir kahkaha attı. – Sen kendini kaybetmişsin Ömer Bey!
Oğulları Emre, kanepenin üzerinde oturmuş, ebeveynlerinin tartışmasını sessizce izliyordu. Otuz iki yaşındaydı ama böyle anlarda kendini, annesiyle babası arasında seçim yapmak zorunda kalan bir çocuk gibi hissediyordu.
– Emre, – diye seslendi Tuba, – şu babanı bir sen ikna et, bizim yaşımızdaki insanlar böyle şehir değiştirmez!
– Anne, beni bu işin içine çekme, – yorgun bir sesle cevap verdi Emre. – Bu sizin meseleniz.
– Nasıl bizim meseleniz! – diye patladı Ömer. – Aile birlikte karar vermeli! Sen de, Tuba, duvar gibi dikilmişsin! Hiçbir konuda esnek davranmıyorsun!
Tuba koltuğun kenarına çöktü ve yüzünü elleriyle kapattı. Elli dört yaşındaydı ve son bir ayda beş yaş daha yaşlanmıştı. Her şey, Ömer’in bir akşam gözleri parlayarak eve gelip, kuzeninin onlara Antalya’ya taşınmayı teklif ettiğini söylediği gün başlamıştı.
– Hayal etsene Tuba, – demişti o gün mutfakta volta atarak, – Levent orada büyük bir ev almış. Daha yer var, kendi evi bulana kadar onlarda kalabiliriz, diyor. Bir de havası ne güzel! Deniz hemen yanı başında! Taze meyve, sebze!
Tuba o günlerde sadece başını sallamış ve bunun kocasının yeni bir hevesi olduğunu düşünmüştü. Ömer sık sık farklı fikirlere kapılırdı—bazen arıcılık yapmak isterdi, bazen köyde bir yazlık almak… Ama birkaç hafta sonra hevesi geçer, planlarını unuturdu.
Ama bu sefer iş ciddiye binmişti.
– Tuba, biletleri aldım, – dedi Ömer mutfağa girerken. – Yarın gidip eve bakacağız.
– Ne biletleri? Hangi eve bakacağız? – şaşkınlıkla sordu Tuba, çorbayı yavaşça karıştırırken.
– Antalya’ya! Levent’lere! Bize yakın bir ev bulmuş. Sahibi ucuza satıyormuş.
Tuba ocağı kapattı ve kocasına döndü.
– Ömer, sen neden bahsediyorsun? Hangi ev? Hangi Antalya?
– Ne demek hangi Antalya! – şaşırdı Ömer. – Konuşmuştuk ya! Sen de işte yeni gelen müdürlerden şikayet ediyordun, eski çalışanlara değer vermiyorlar diye. İşte fırsat!
Tuba bir sandalyeye çöktü. Başı dönüyordu.
– Ömer, mantıklı düşün! Elli yaşını geçtik! Burası bizim tüm hayatımız! İş, ev, arkadaşlar! Hepsini bırakıp macera mı arıyorsun?
– Macera değil, – diye diretti Ömer. – Yeni bir fırsat. Levent diyor ki, orada rahat ederiz. Kendisi de taşınmakla çok memnun kalmış.
– Karısı ne diyor peki?
– Selma mı? O da çok mutlu. Hayatının en iyi kararıymış, diyor.
Tuba başını iki yana salladı. Selma ondan on yaş gençti ve çalışmıyordu. Onun için taşınmak kolaydı.
– Ömer, ben gitmiyorum. Bakmaya bile gelmem.
– Neden bu kadar inatçısın! – diye patladı Ömer. – Hiç değilse bir bak, sonra karar ver!
– Bakmak istemiyorum. Taşınmak istemiyorum. Kesin kararım.
Ama Ömer vazgeçmedi. Her gün yeni bir argüman buluyordu. Havanın güzelliğinden, ucuz meyvelerden, emeklilerin ne rahat yaşadığından bahsediyordu.
– Tuba, anlasana, – dedi bir akşam çay içerken, – orada rahat edeceğiz! Levent geniş bir arsa almış, belki bize de satar. Kendi bahçemizi yaparız, tavuklar, belki bir keçi…
– Ne keçisi Ömer? – diye yorgunca sordu Tuba. – Sen inek sağmayı biliyor musun? Ben tavuklarla uğraşabilir miyim?
– Öğreniriz! İnsanlar nasıl beceriyor?
– Bırak insanları becersin. Ben elli dört yaşında tavuk bakmayı öğrenmek istemiyorum.
Ama Ömer pes etmedi. Bir hafta sonu tek başına Antalya’ya gitti, fotoğraflar çekti, videolar gönderdi. Tuba’ya güzel evleri, denizi, ucuz meyve dolu pazarları gösterdi.
– Bak ne güzel! – diye coşkuyla anlattı. – Hava müthiş! İnsanlar çok sıcakkanlı!
Tuba fotoğraflara bakarken işini düşündü. Yıllardır birlikte çalıştığı mesai arkadaşlarını… Hafta sonları buluştuğu arkadaşlarını… Alıştığı hayat düzenini…
– Ben burada mutluyum, – dedi. – Neden değiştireyim ki?
– Çünkü orada daha mutlu olacağız! – diye ısrar etti Ömer.
– Ya olmazsak? Ya alışamazsak? O zaman ne yapacağız?
– Alışırız! Mutlaka alışırız!
Zamanla bu konuşmalar kavgaya dönüştü. Ömer giderek daha ısrarcı, Tuba ise daha inatçı oldu.
– Beni hiç dinlemiyorsun! – diye bağırdı Tuba. – Benim ne hissettiğim umrunda değil!
– Dinliyorum seni! – diye cevap verdi Ömer. – Ama sen… yanlış düşünüyorsun!
– Yanlış mı? Doğrusu nasıl olmalı peki? Senin dediğin gibi mi?
– Doğrusu, geleceği düşünmek! Daha iyi bir hayEmre, uzun bir sessizlikten sonra gülümsedi ve “Belki de bir tatil bileti alıp hep birlikte gidip görmeliyiz, ne dersiniz?” dedi.




