Bugün 47. yaş günümdü. Masayı üç kişilik hazırladım—biri boş kalan, yüreğimi burkan bir sandalye. Kızım Deniz’le iki yıldır konuşmuyorduk. Sessizliğimiz, biriken bir yasa dönüşmüştü. Ta ki o akşam, eski bir çekmecede bulduğum gönderilmemiş bir doğum günü kartı her şeyi değiştirene kadar.
Son tabağı usulca koydum, parmaklarım hafifçe titriyordu. Üç kişilik sofrada ikisi dolu, biri bomboştu.
Üçüncü tabak, kenarına özenle yerleştirilmiş çatal bıçakla birlikte, iki yıldır kimsenin oturmadığı sandalyenin önündeydi. Yine de her yaş günümde onu koydum. Tıpkı umut gibi, artık vazgeçemediğim bir ritüel olmuştu.
Murat lavabonun yanında, yüzlerce akşam yemeğinden arta kalmış gibi soluk ve incelmiş bir havluyla ellerini kuruluyordu.
Fazladan tabağı görünce yumuşak bir sesle, “Bu Deniz için mi?” diye sordu.
Sadece başımı salladım, gözlerim masaya kilitlenmişti. Her şey fazlasıyla kusursuz görünüyordu.
Ortada buharı tüten etli ekmek, tam kıvamında ezme patates ve üzerinde erimiş tereyağından altın yıldızlar gibi küçük birikintiler vardı. Ve tabii, benim doğum günü pastam… Küçük, yuvarlak, üzerinde dört ve yedi şeklinde yanan mumlarla.
Artık pasta sevmiyordum bile.
Murat yaklaştı ve mumları yaktı. Küçük alevler titreyerek dans ediyor, sanki beni neşelendirmeye çalışıyorlardı.
“Haydi,” diye fısıldadı, zoraki bir gülümsemeyle.
Ama gözlerinde okunuyordu—beni izliyor, kırılma anımı bekliyordu.
Başımı iki yana sallayıp karşımdaki boş sandalyeye baktım. O da bana sessiz ve soğuk bakıyordu.
Deniz iki uzun yıldır orada oturmuyordu. Aramıyor, mesaj atmıyor, doğum günümü kutlamıyordu.
Sanki yok olmuştu ve ben onu özlediğimi yüksek sesle söyleyemiyordum.
Göğsüme kadar ulaşan derin bir nefes aldım. Sonra telefonumu elime aldım.
Hâlâ “Canım Kızım” yazıyordu rehberde. Hiç değiştirmemiştim.
Arama tuşuna bastım.
Çalan melodisi, uzun karanlık bir koridorda yankılanan ayak sesleri gibiydi.
Sonra kesildi.
“Hâlâ hazır değil,” diye mırıldandım, kimseye.
Murat yanıma gelip kollarını doladı. Ve o an kırıldım. Gözyaşlarım hızlı ve sıcaktı, bütün gün bekliyormuşçasına dökülüyorlardı.
Mumları bir nefeste söndürdüm ve tek dileğimi diledim: Ona sarılmak. Sadece bir kez.
O gece, Murat yattıktan ve ev sessizliğe büründükten sonra yatağın kenarına oturdum. Yaylar altımda gıcırdadı.
Başucumdaki lamba, duvara yansıyan hüzünlü bir ışık hüzmesi bıraktı—sanki duvarlarda dans eden hatıralardı.
Yatağın altından eski bir fotoğraf albümü çıkardım. Kenarları yıpranmış, önünde solmuş bir çiçek çıkartması olan.
Yavaşça açtım ve tozlu, tanıdık, buruk bir koku sarmaladı etrafımı—eski kağıt ve zaman kokuyordu.
İlk fotoğraf beni durdurdu. Deniz. Dokuz aylık, yanaklarına elma püresi bulaşmış, minicik eli başparmabaşparmağıma sıkıca sarılmıştı, sanki dünyada güvenebileceği tek insan benmişim gibi.




