Akşam yemeği, boşanmayla sonuçlandı.
“Sen kafayı mı yedin?” diye bağırdı Ayşe, peçeteyi masaya fırlatırken şarap kadehi sallanıp neredeyse devrildi. “Onu buraya, evimize mi çağırdın!”
“Ayşe, sakin ol,” dedi Mehmet gergince, kravatını düzeltirken. “Korkulacak bir şey olmadı. Sıradan bir iş görüşmesiydi.”
“İş görüşmesi mi?” Ayşe’nin sesi bir oktav yükseldi. “Saat gece yarısına yaklaşırken? Şampanya ve mumlarla mı?”
“Yeni projeyi tartışıyorduk…”
“Hangi proje, Mehmet? Şu… şu Nazan’la hangi proje?”
Mehmet gözlerini kaçırdı. Masada akşam yemeğinden kalma tabaklar hâlâ duruyordu – pilavı özene bezene hazırlamış, eşine güzel bir akşam geçirmek istemişti. Şimdiyse dikkatsiz bir telefon görüşmesi yüzünden her şey berbat olmuştu.
Ayşe masadan kalktı, sinirli sinirli mutfakta dolaşmaya başladı. Kırk üç yaşındaydı ama yaşından genç gösteriyordu. Bakımlı, düzgün bir fiziği vardı, kendine hep dikkat ederdi. Mehmet sık sık dostlarına güler, “Eşim benim için şanstır,” derdi.
“Beni iyi dinle,” diye keskin bir tonla konuştu, kocasının karşısında durup ellerini beline dayadı. “Aptal değilim, sen öyle sansan bile. Şu kız sana her gün arıyor, işten geç kalıyorsun, eve onun parfümü sinmiş geliyorsun.”
“Ayşe, abartıyorsun…”
“Abartıyor muyum?” diyerek cep telefonunu cebinden çıkardı. “Peki bu nedir? Bugün sadece ondan on beş cevapsız arama!”
Mehmet’in yüzü sapsarı kesildi. Ayşe’nin, ortak aile hesabından kendi telefonundaki tüm bildirimleri gördüğünü unutmuştu.
“İş için arıyordu…”
“İş için!” Ayşe acı bir kahkaha attı. “Cumartesi, pazar, gece yarısı! Ne iş bu kadar acil?”
Mehmet suskun, çatalını elinde çeviriyordu. Yirmi iki yıllık evliliklerinde eşini hiç bu halde görmemişti. Para sıkıntısı çektiklerinde bile, kaynvalidesi hastalandığında bile, Ayşe hep metanetliydi. Şimdiyse dağılmanın eşiğindeydi.
“Mehmet,” sesi kısıldı ama içindeki acıyı taşıyordu, “görüyorum neler döndüğünü. Sana aşık oldu.”
“Hayır,” başını iki yana salladı ama sesindeki tereddüt kendisine bile inandırıcı gelmedi.
“Yalan söyleme bana! Kendine yalan söyleme! Yirmi iki yıldır tanıyorum seni, sanıyor musun fark etmiyorum? Telefonu çaldığında yüzün parlıyor. İşe giderken gözlerin ışıl ışıl. Eve geldiğinde ise…”
Ayşe cümlesini bitirmedi, ama Mehmet anladı. Eve geldiğinde suratı asılır, huysuzlanırdı. Ev, Nazan’ın çalıştığı büroyla kıyaslayınca küskün geliyordu.
“Ayşe, lütfen sakin konuşalım,” diye rica etti.
“Ne hakkında?” diye karşılık verdi, karşısındaki sandalyeye oturdu. “Senin nasıl değiştiğini mi? Beni nasıl görmezden geldiğini mi? Aylardır gerçekten konuşmadığımız mı?”
Mehmet eşine dikkatle baktı. Gerçekten de, en son ne zaman onun işleriyle ilgilenmişti? Gününün nasıl geçtiğini sormuştu? Tüm düşünceleri Nazan’ı meşgul ediyordu.
“Genç mi peki?” diye sordu Ayşe, sesini kısarak.
“Neden?”
“Kaç yaşında Nazan?”
“Yirmi sekiz.”
Ayşe başını salladı, en kötü korkuları onaylanmış gibiydi.
“Anladım. Bense kırk üçümdeyim. Sana göre artık kuşak mı atladım?”
“Aptallık ediyorsun.”
“Aptallık mı?” diyerek kalkıp holdeki aynaya yaklaştı. “Şuna bir bak, Mehmet. Göz kenarındaki bu kırışıklıklar, her ay boyadığım bu aklar… O ise genç, güzel, çocuksuz, sorunsuz.”
“Bizim de çocuğumuz yok,” diye hatırlattı Mehmet.
“Yok,” diye onayladı Ayşe. “Ve bu benim suçum. Sana çocuk veremedim.”
“Ayşe, boş ver…”
“Hayır! Sonunda her şey söylenmeli! On beş yıldır suçlu hissediyorum kendimi. Her çocuk gördüğümde aklımdan geçer: Acaba Mehmet beni bunun için suçluyor mudur? Acaba ona çocuk doğurabilecek bir kadının peşine mi düşecek?”
Mehmet kalkıp eşini kucaklamak istedi, ama Ayşe geri çekildi.
“Dokunma bana. Dürüstçe söyle: On
Ahmet arabayı çalıştırıp karanlık sokağa dalarken, o akşamki pilavlı sofrada nerede yanlış yaptığını ve gerçekten kimin haklı çıkacağını hala düşünüyordu.




