Hatırlıyorum, o gün Emine’nin sesi keskin bıçak gibiydi. Oturma odasında, yumrukları sıkılı, öylece duruyordu. “Bana laf yetiştirmeye kalkma!” diye bağırıyordu. “Otuz yıl geçirdim seninle, otuz! Peki sen? Taş kesilmiş gibi hep susuyorsun!”
Mehmet, gazetesinden yavaşça başını kaldırıp karısına baktı. Öfkelenmişti, bembeyaz saçları dağınık, kıpkırmızı bir yüzü vardı. Yine kavga çıkacağını hissediyordu.
“Emine, sakin ol,” dedi sessizce. “Konuşalım biraz.”
“Konuşmak mı?” Ellerini kaldırdı öfkeyle. “En son ne zaman sahici bir sohbet ettik benimle? Gönlümden geçenler, hallerim, ne zaman umurunda oldu? Söylesene!”
Mehmet gazeteyi katladı, özenle masaya bıraktı. Ayağa kalkıp pencereye yürüdü. Camın ardında ekim yağmuru çiseliyor, akçaağaçların yaprakları usulca dökülüyordu birer birer.
“Haklısın,” dedi kısık bir sesle. “Az konuşurum gerçekten.”
“Az mı?” Nefesi kesiliyordu Emine’nin öfkeden. “Konuşmuyorsun bile! İşten gelir, sessizce yemek yer, televizyona bakarsın. Komşu Ayşe’nin torunu üniversiteyi kazanmış diye anlatırım, sen ‘Hımm, güzel’ dersin. ‘Yazlığa gidip domatesleri toplayayım’ derim, sen ‘Ne halin varsa gör’ dersin. Ben canlı bir kadın mıyım, yoksa bir manken mi?”
Mehmet ona döndü. Emine’nin gözlerinde yaşlar birikmişti, ama inatla tutuyordu onları içinde.
“Özür dilerim,” dedi. “Bu kadar önemi olduğunu düşünmemiştim.”
“Düşünmemişsin!” Acı bir kahkaha attı. “Mehmet, benim hakkımda ne düşünüyorsun ki? Kimim ben sana? Aşçı mı? Çamaşırcı mı? Yoksa eski pabuçların gibi bir alışkanlık mı sadece?”
Bir şey söylemek istedi, ama Emine dönüp kapıya yöneldi çoktan.
“Biliyor musun, cevap verme. Her şey apaçık ortada.”
Kapı şiddetle kapandı. Mehmet oturma odasında tek başına kaldı, karısının mutfakta gürültüyle dolaştığını, tabakları öfkeyle koyduğunu dinledi. Sonra orası da sustu.
Koltuğuna oturdu, gazeteyi eline aldı, ama okuyamadı. Harfler gözünde birbirine karışıyordu. Emine haklıydı; ondan gerçekten kopup gitmişti. Ne zaman başlamıştı bu? Annesi öldükten sonra mı? Yoksa daha önce, atölye şefi olup işe gömüldüğü zamanlar mı?
Akılda kalmıştı tanıştıkları gün. Emine bir kitapçıda tezgahtardı o zaman, o da bir elektrik kılavuzu almıştı. O ışıltılı gülüşü öyle çekmişti ki, niye geldiğini bile unutmuştu. Öylece bakıyordu ona, ta ki Emine, yardım lazım mı diye sorana dek.
“İlginç bir şeyler istiyorum,” demişti sonra. “Ne tavsiye edersiniz?”
“Ne okumayı seversiniz?” diye sormuştu Emine.
“Her şeyi. Teknik kitaplar, polisiyeler, klasikler.”
Emine ona elinde tuttuğu Nâzım Hikmet’i uzatmıştı.
“İşte, bunu deneyin. Sevda üstüne. Çok güzel anlatmış.”
Mehmet kitabı almış, ama okumadığı Nâzım Hikmet için değil, o tatlı bakışlı kızı düşünüyordu. Ertesi gün yine uğramıştı kitapçıya.
“Beğendiniz mi?” diye sormuştu Emine.
“Çok. Başka ne tavsiye edersiniz?”
Haftalar böyle sürmüştü. Kitaplar alıp konuşmak için bahaneler buluyordu. En sonunda cesaret edip sinemaya çağırmıştı.
“Yılmaz Güney’in yeni filmi var,” demişti. “Gidip görmek ister misiniz?”
Emine gülmüştü.
“Hiçbir zaman sormayacaksınız sanmıştım.”
Bir yıl sonra evlenmişlerdi. İlk evlerini anımsıyordu Mehmet – şehrin kenarında bir göz odalı minik bir apartman dairesi. Emine perdeleri asıyor, o da rafları çakıyordu. Akşamları mutfakta oturup çay içer, gelecek hayalleri kurarlardı.
“İki çocuğumuz olsun istiyorum,” derdi Emine. “Oğlan ve kız.”
“Bir bahçeli ev istiyorum ben,” diye karşılık verirdi Mehmet. “Çiçekler yetiştirirsin sen, ben de garajda arabayla uğraşırım.”
“Hiç kavga etmezsek,” diye eklerdi Emine.
“Hiç,” diye tasdikler, alnından öperdi onu Mehmet.
Ama çocuk olmamıştı. Doktorlar elleri kollara bağlı, ‘olur böyle şeyler, üzülmeyin, kendiniz için yaşayın’ diyorlardı. Emine geceleri ağlıyor, kocasının kendisini duymadığını sanıyor
Vedat, onun gözlerine bakarken, hayatın tamir edilebilen bir motora benziyordu diye düşündü – kırık parçaları yerine oturdukça daha güçlü çalışıyordu.




