Arda içine kapanmıştı. Direkt hattan ses geldi: “Arda, içeri gel!” Şef çağırıyordu, yine azar işiteceğini biliyordu, haklıydı da.
“Geldin mi? Otur bakalım Arda. İşi yine berbat ettin. Seni resmen uyarıyorum. Üç aylık primin de yanacak. Kaç kere anlattım? Ne oluyor sana? Baban Cemal’e söz verdim ben, sen bana nasıl böyle yaparsın? Vah vah Arda Öztürk!” Üretim Şefi Hikmet Bey elini havada salladı,
“Gözüm görmesin seni, tamam artık adam oldun işte! Düşün bir Arda, nereye gidiyor bu iş? Ne ailen var, ne de bir uğraşın. Bu hayatı böyle mi süreceksin?”
İşten evine dönerken Marmaray’daki kalabalık içinde sıkışmıştı. Boş koltuk yok, ayakta bile zor duruluyordu.
Fabrikadaki arkadaşlarının evinde karıları bekliyordu, sıcak yemek masada. Arda’nınkiyse bomboş, yalnız yaşıyordu. Son zamanlardaki tek arzusu, bir kadeh atıp kendini yatağa atmaktı.
Eskiden iş çıkışı arkadaşlarıyla takılır, kızlara hava atardı.
Şimdi hepsi evlendi. Sıkıcı oldular, hep aynı dertler: çoluk çocuk!
İndiği duraktan zor çıktı; koridorda torbalarla dikilen teyze yolunu kesmişti, geçmek imkansızdı.
Yeraltı geçidinde birileri her an çarpıp geçiyordu. Herkes yetişiyor, yetişiyor… Nereye?
Yirmi beşinde Arda da aynı koşturmadaydı. Kızlar ona asılırdı. Nasıl asılmasın? Hem kendine ait bir dairesi vardı, hem fabrikada iyi para kazanıyordu. Arabasını bile almıştı, ikinci el olsa da kendi parasıyla!
Annesi derdi: “Evlen oğlum! Zaman uçup gidiyor, sen hâlâ o süslü püslülerle uğraşıyorsun! Bak bizim komşunun Ece’si, ne güzel kızdır o!”
Tazecik, ev kızı! Annesine her işte yardım eder, hemşire okuyor, bir de sana göz koyar ben görüyorum.”
O ise, “İstemem ben öyle kız. O senin Ece’ni sevmedim ben. Benim beğenime uygun değil!” derdi.
İşte böyle boşa harcadı zamanı. Şimdi o Ece, kocasına patatesli köfte kızartıyor, salatalık domatesli salata doğruyordur belki. Ve gözleri yolda, çocukları soruyordur: “Anne, babam gelecek mi?”
Arda’nın bekleyeni yoktu; eskiden bu durum hoşuna bile giderdi.
Ne zaman anladı, o an ne zaman geldi? Zamanı dolmuştu, gezmeler bıkkınlık vermişti, ama o aynı rutinde devam ediyordu.
Arda katına çıktı, cebinden anahtarı çıkardı, kilide soktu – girmiyordu. Bu ne şimdi? Bir daha denedi, anahtarı zorladı…
Bir anda kapı içeriden açıldı. Ardına kadar açılıverdi, içerde… Annesi Gülden renkli sabahlığı içinde, al yanaklı,
“Oğlum, işten direk bize mi geldin? Neden aramadın? Yorulmuşsundur, yorgun görünüyorsun. Biz de babanla tam akşam yemeğine oturacaktık. Haydi Arda’m, üstünü çıkar, elini yıka. Eyy, baba! Cemal, neredesin? Gel oğlanı karşıla biraz, hâlâ oyalanma!”
Arda şaşkınlıktan donmuştu, yerinden kıpırdayamıyordu.
Derken babası Cemal Bey çıktı geldi: “Oğlum, kız arkadaşını bize getirdin galiba? Torunları bekleyeceğiz herhalde! Benim suçum aslında, ahmak herif. Kırkımdan sonra evlendim. Annen de genç yaşında değildi o zamanlar. Sen çekinme, babanın hatalarından ders al, hayattaki her şey zamanında yapılır! Anladın mı?”
“Anladım baba,” dedi Arda’nın boğazı kupkuru olmuştu. “Baba, siz ve annem için her şey için teşekkür ederim! Bir şey unuttum ben!” Arda ok gibi merdivenlerden aşağı fırladı, apartmandan çıkıp bir daha arkasına bakmadan koştu.
Epeyce uzaklaşınca nihayet durdu, soluklandı ve korka kaka, yavaşça arkasına baktı. Nasıl olmuştu da birden, Marmaray’dan yanlış tarafa yürümüştü? Dalgınlıkla, ayakları eski alışkanlıkla onu çocukluğunun geçtiği, kendi ayakları üzerinde durana kadar yaşadığı ebeveyn evine götürmüştü. Otomatik olarak çıkmış, kapıyı açmaya çalışmıştı… Mesele o değildi ki. Mesele şuydu…
Arda arkasına baktı.
Ebeveynlerinin beş katlı binası yoktu artık.
Yerinde bir park vardı…
Tabii ki, üç sene önce yıkmışlardı. Annesiyle babasını da beş senedir kaybetmişti.
O zaman o daireyi satmış, kendi ev kredisini ödemiş, araba almış, anne babasına da mezar taşı diktirmişti.
Bu neydi şimdi
Ahmet, eve koşarken Ayşe’nin penceredeki gülümsemesini görüyor ve gelecek mutluluklarını düşünürken, gökyüzünden bakan anne ve babasının evlat sevincini hissediyordu.
Bu Bana Gerek Yok…




