İlişkilerin Batışı, Kariyerin Doğuşu
Bugün defterimi açıyorum, çünkü artık içimdeki sesi duymazdan gelemeyeceğim.
“Gidiyorum, Emre. Beni durdurmaya çalışma.” Elif, elindeki eskimiş fırçayı sıkıca tutuyordu, sanki bir tılsımmış gibi. Arkasında, yarı bitmiş bir tuval duruyordu; kıpkırmızı bir gün batımı, karanlık fırça darbeleriyle parçalanmış.
“Gidiyorsun? Nereye? Boyalarına, fırçalarına mı?” Emre güldü, ama sesindeki öfke belliydi. “Bensiz bir hiçsin, Elif. Kim senin o karalamalarını ciddiye alır ki?”
Ona baktı; bir zamanlar ona yıldızları vaat eden, şimdiyse ışığını bile çalan bu adama. Bir zamanlar tanıdık gelen yüzü şimdi yabancıydı, küçümsemeyle çarpılmıştı. Derin bir nefes aldı, damarlarında kararlılığın aktığını hissetti ve kapıyı çarparak çıktı. Rüzgâr saçlarını savurdu, göğsünde yeni bir şey yanıyordu: özgürlük.
* * *
Sabah, küçük kasabalarında çiy, yeni biçilmiş çimen ve komşuların sobasından yükselen duman kokuyordu. Elif, pencerenin dışında öten sığırcıkların sesiyle uyandı ve alışkanlıkla köşedeki tuvaline baktı. Boş tuval, ona sanki ihanet ettiği bir dost gibi sessiz bir sitemle bakıyordu. Bugün Emre onu bölge merkezindeki bir sergiye götürecekti. İki yıl önce söylediği şu sözleri hatırladığında gülümsedi:
“Sen bir yeteneksin, Elifçiğim,” demişti, onu küçük kiralık evlerinde kucaklarken. Masa lambasının ışığı, masaya serpiştirilmiş çizimlerinin üzerine düşüyordu. “Dünyaya bunu göstermene yardım edeceğim. Sen parlayacaksın.”
İnandı. Ta ki sözleri, “Bu çocuk işlerine zaman harcamayı bırak,” “Aile kurma vakti geldi,” “Kim senin resimlerini umursar ki?” gibi sitemlere dönüşene kadar. Her laf, temiz bir tuvaldeki mürekkep lekesi gibi iz bırakıyordu ve Elif fırçalarını giderek daha fazla çekmecelere kapatıyordu.
“Günaydın, uyuklayan,” dedi Emre, ütülü gömleği ve pahalı kolonyasının kokusuyla yatak odasına girdi. “Kahvaltı hazır, hadi çabuk ol. Annem aradı, öğle yemeğine gideceğiz.”
“Ya sergi?” Elif yatakta doğruldu, dağılmış kumral saçlarını toplamaya çalıştı.
“Hangi sergi?” Kaşlarını çattı, kravatını bağlarken. “Elif, işlerimiz var. Annem evlerindeki tadilatı konuşmak istiyor, bir de ofise uğrayacağım. Belki başka zaman?”
“Ama sen söz vermiştin…” Sesi titredi, ama onun sinirle çatılan kaşlarını görünce sustu.
“Elif, başlama yine. Kaprislerin yetti artık,” diyerek çıktı, arkasında kolonya kokusu bırakarak.
Kendi kendine başını salladı, hayal kırıklığını yutkundu. Hep böyleydi: “başka zaman,” “sonra,” “şimdi değil.” Hayalleri, onun planları içinde yağmur altında dağılan suluboya gibi eriyordu. Kalktı, eski bir kazağını giydi ve mutfağa gitti. Masada, Emre’nin hazırladığı soğumuş kahve ve tost duruyordu. Artık onun ilgisi bile ruhsuz bir görev gibi geliyordu.
* * *
Elif, sanatın boş bir uğraş olarak görüldüğü bir evde büyümüştü. Kasabanın kenarındaki ahşap ev, gıcırdayan tahtaları ve rutubet kokusuyla doluydu. Annesi, yerel bir tekstil fabrikasında vardiyalardan yorgun düşmüş, hep aynı şeyi tekrarlardı: “Resimle karnın doymaz.” Babası, hurda arabalarla garajda vakit geçiren biri, Elif ona karalamalarını gösterdiğinde omuz silkerdi.
“Elif, yine mi o karalamaların?” Annesi tavan arasına baktı, on yaşındaki kızı elinde defterle otururken. “Patates soysan daha iyi.”
“Bunlar karalama değil, anne,” diye fısıldadı Elif, dünden pencereden gördüğü gün batımını çizdiği kağıdı saklayarak. “Bu benim.”
Annesi iç çekti ve “saçmalık” diye mırıldanarak çıktı. Elif’teki kıvılcımı gören tek kişi, resim öğretmeni Ayşe Hanım’dı. Gri bukleli, rengârenk şallar takan bu kadın, Elif’in kalemini sanki bir kuş tutar gibi nazikçe düzeltirdi.
“Senin bir yeteneğin var, Elif,” derdi, çizimlerini incelerken. “Kimsenin söndürmesine izin verme. Söz mü?”
“Söz,” diye fısıldardı Elif, kalbi hızla çarparken.
Ama liseden sonra güzel sanatlar hayali, gerçeklerle çarpıştı. Annesi “düzgün bir meslek” diye ısrar etti ve Elif, muhasebe okumak için meslek okuluna yazıldı. Orada Emre ile tanıştı; kasabanın başarılı işadamının oğlu, buzları eritebilecek bir gülüşü vardı. Onun gözünde, kasabanın gri renginden bir kaçıştı.
“Sen benim ilham perim olacaksın,” demişti ilk buluşmalarında, parktaki eski çeşmenin yanında elini öperken. “Seni mutlu edeceğim.”
Elif inanmıştı. Bir yıl sonra evlendiler, ailesinin evine taşındılar ve yeni bir hayat başladı. Ama her geçen ay, Emre ona yerinin mutfak olduğunu, atölye olmadığını daha sık hatırlatıyordu. Boyaları tozlanıyor, tuvali sadece bir mobilya parçasına dönüşüyordu.
* * *
“Elif, neredesin?” Emre’nin sesi, onu anılarından çekip çıkardı. Ocak başında sebzeli türlü karıştırıyordu ve aklı yarım kalan resimlerle doluydu.
“Buradayım,” diye zoraki gülümsedi, ellerini havluyla sildi. “Yemek neredeyO gün, atölyesinde gün batımını resmederken, Elif artık kendi ışığının hiç sönmeyeceğini anladı.




