İKİ KAHVE

İKİ LATTE.

“İyi akşamlar, Tamara Hanım! Her zamanki gibi iki latte mi?” diye sordum gülümseyerek, geç kalmış müşterimizin küçük, derin çizgilerle dolu ama hâlâ şıklığını yitirmemiş yüzüne endişeyle bakarken.

“Merhaba, Zeynep! Evet, her zamanki gibi iki latte. Bir de lütfen şu lezzetli poğaçadan verir misin?” dedi Tamara Hanım, bastonunu sandalyenin arkasına asıp, alışık olduğu şekilde acıyı bastırarak pencere kenarındaki masaya zorlukla oturdu.

“Herkes sizi merak etti! Alışkanlıklarınızı bozacak ne olmuş olabilir diye düşünüyorduk. Bugünün ne gün olacağını unutmanız mümkün değil. Hatta dışarı çıkıp sizi görebilecek miyim diye baktım,” dedim ona, yeni garson kıza talimat verirken.

“Canım benim! Aklınıza gelen şey elbet bir gün başıma gelecek, ama ne zaman, kim bilir? Merak etme Zeynep, iş basit aslında. Bu sabah emekli maaşımı almak için bankamatiğe gittim, makine kartımı yedi! Yeni kart çıkartmak için banka kuyruğunda saatlerce beklemek zorunda kaldım. Galiba mahalledeki tüm emekliler bugün döviz işlemlerini halletsin diye karar vermiş!” dedi Tamara Hanım şakayla, ama yorgunluğu yüzünden okunuyordu.

Siyah dantelli eldivenleri içinde titreyen elleri, düşen dudak köşeleri ve solgun yüzü… Zaman kimseyi esirgemiyor ne yazık ki…

Ben, İstanbul’un misafirperver kalbinde küçük bir kafede yöneticiyim. Bu şehir, insanların sırlarını ve itiraflarını saklar, ama her şey sırayla.

Çalışmaya, anneme yeni bir telefon alacak parayı denkleştirmek için yaz tatilinde, 15 yaşında başladım. Bu kafeye gelip iş istedim. Önce yerleri silip mutfakta bulaşık yıkamamı söylediler, sonra eğitim alarak garson oldum.

Liseyi bitirdikten sonra psikoloji bölümüne uzaktan eğitimle kaydoldum. Bu kafede, hem para kazanıp hem de hayat dersleri alıyorum sayılır. Burası, yorgun ruhlara nefes aldıran, saklı anıları uyandıran kahveleriyle meşhur.

İnsanları gözlemlemek benim için hep eğlenceli olmuştur. Yüzlerinden ne hissettiklerini, ne istediklerini anlamaya çalışırım ki yanlış anlaşılmalar olmasın.

Kafemizin müşterileri çeşit çeşittir: neşeli ergenler, gözlerini birbirinden ayıramayan aşıklar, yaşlı beylerle zarif hanımlar, minik çocuklarıyla gelen anneler…

İşe ilk başladığım günlerde, unutamayacağım bir çiftle tanışmıştım.

Uzun boylu, asil duruşlu, gümüş saçlı bir adam ve bir kadın… Yaşını ele vermemek için direnen bu kadın, her Cumartesi, hava ne olursa olsun kafemize gelirdi. Kar, yağmur, sıcak fark etmez; Tamara Hanım ve Cemal Bey, dar sokaklarda kol kola gezer, sonra kahvelerini içmek için mutlaka bize uğrarlardı. Bu onların vazgeçilmez ritüeliydi.

“Üşüdün mü, hayat arkadaşım? Sana şemsiyeni al dedim, ama sen dinlemedin! Benim bacaklarım da zaten dün geceden ağrıyordu. ‘Yağmur yağmayacak’ diye tutturdun. Peki, sonuç?” diye şakayla söylenirdi Cemal Bey, Tamara Hanım’ın zarifçe kahvesini yudumlayışını izlerken.

“Ne olmuş yani? Beni eritip yok edemezsin!” diye karşılık verdi Tamara Hanım.

“Geçen sonbaharı unuttun mu? Beni dinlemedin, ayakların ıslandı. Sonra bir ay bronşit tedavisi gördük. Bu yaşta daha dikkatli olmalısın,” diye söylenirdi Cemal Bey.

“Aman Cemal, ne mızmızlanıp duruyorsun? Ben iyiyim. Hadi, bir tarçınlı poğaça daha söyle, çok lezzetliler!” dedi Tamara Hanım.

Cemal Bey, onu izlemekten keyif alırdı. “Senin yemek yemeni seyretmek bana daha çok keyif veriyor,” derdi. “Hem de hiç kilo almıyorsun! Ben ameliyattan sonra zorla bir şeyler yiyorum.”

Ne yazık ki, bir yıl önce Cemal Bey’i kaybettik. Ama Tamara Hanım, programına sadık kalarak kafemize gelmeye devam etti. Her seferinde iki latte sipariş ederdi ama sadece birini içerdi. İkinci fincan dokunulmadan kalırdı.

Her zamanki yerine oturur, şekerini karıştırır ve sessizce içerdi. Kahvesini bitirdikten sonra uzun uzun pencereye bakardı, sanki birini bekliyormuş gibi. Bazen ağlar, beyaz keten mendiliyle gözlerini silerdi. O anlarda ona sormazdım. Anıları yalnız ona aitti.

Bir gün bana hikâyelerini anlatmıştı.

Gençliğinde, 18 yaşındaki utangaç Tamara, Cemal’le kütüphanede tanışmış. Cemal, Tamara’nın merdivenin dengesini kaybedip düştüğü anda içeri girmiş.

“Bir yerinizi incittiniz mi?” diye sormuş. “Ben ise şaşkınlıktan konuşamıyordum,” diye anlatmıştı Tamara Hanım. “Eteğim kaymış, bacaklarım görünüyordu. Utançtan yanılsam da, onun gözlerine baktım ve çarpıldım. Tatlı sesi ise içimi titretmişti.”

Üç ay sonra evlenmişler. “O an anladım, benimki o olacak,” demişti. “Neden mi? Ruhum her zerremle bunu biliyordu. Ve hiç pişman olmadım, Zeynep. Tabii zor zamanlar da oldu, ama her seferinde doğru tercihi yaptığımı biliyordum. Hasta olduğumda bana çorabımı giydirir, yatağımda ıhlamur verirdi. Onu özlüyorum, anlıyor musun Zeynep? Gözlerimi kapattığımda, bastonunun sesini duyuyorum…”

Kafenin sahibi birkaç kez Tamara Hanım’ın hesabını ödememesi için ısrar etmişti, ama o her seferinde,

“Hayatta her şeyin bir bedeli var,” demişti.

Şimdi, yine hesabını ödeyip bastonuna yaslanarakKafenin camından hafifçe sallanan perdenin önünde, Tamara Hanım’ın yavaş adımlarıyla uzaklaşan silueti, aydınlık bir geleceğe olan inancıyla bulutlu havanın altında eriyip gitti.

Rate article
Lifequest
İKİ KAHVE