Rüyasında yeniden bir huzur doldu içine.
Aylin, kocası Murat’ın sol tarafına, kalbinin üzerine elini koyduğunu fark etmişti. Belli belirsiz, sanki göze batmasın diye hafifçe ovuyor, sonra elini çekip etrafa bakınıyordu; acaba karısü görüyor muydu? Aylin defalarca sormuştu:
“Yine mi ağrıyor, Murat? Hastaneye gitmelisin.”
“Geçer, böyle oluyor bazen,” diyordu hep aynı cevapla.
Dokuz yıldır birlikteydiler, bu köye üniversiteden mezun olduktan sonra gelmişlerdi. Murat ziraat mühendisiydi, Aylin ise öğretmen. Ama hiç çalışmamıştı, çünkü Murat çiftliği seviyordu—iki inek, koyunlar, bir domuz, tavuklar ve ördeklerle dolu bir avlu. Hepsiyle ilgilenmek gerekiyordu. Aylin evde kalıp bütün gün çalışıyordu.
Aylin, on üç yaşından beri büyükannesi tarafından büyütülmüştü; anne babası genç yaşta evde çıkan bir yangında ölmüşlerdi, o gece büyükannesindeydi şans eseri. Murat ise bu köyün çocuğuydu. Evlendikten üç yıl sonra babasını kalp krizinden kaybetmiş, iki yıl sonra da annesi vefat etmişti.
İkisi yalnız kalmışlardı. Her şey iyiydi ama çocukları olmamıştı. İkisi de bekliyor, umut ediyordu. Aylin geceleri ağlıyor, Allah’tan bir bebek vermesini diliyordu. Ama henüz olmamıştı.
Bir sabah Murat kahvaltısını yaptı, işe gitmek üzereydi ki yine kalbini tuttu. Aylin koşup yetişemeden yere yığıldı. Kalbi durmuştu. Ambulans çabuk geldi ama artık çok geçti.
Murat’ın cenazesinden sonra Aylin uzun süre ağladı, düşündü:
“Otuz yaşında yalnız kaldım. Hayat neden bu kadar adaletsiz? Kocamı çok seviyordum, Allah aldı onu benden. Hepsi gitti. Ne günah işledim ki?”
Sabahları ahıra girer, inekleri sağarken ağlardı:
“Bu kadar hayvan bana ne lazım? Zorla yapıyorum, yazık onlara… Hepsi doyurulacak, inekler sağılacak…” Kimsenin duymadığını sanıyordu.
Ama komşusu Ayşe Hanım, okulda müdür yardımcısıydı, bir gün yanına geldi:
“Aylin, ağladığını duyuyorum. Anlıyorum. Sat şu hayvanları, sana ne gerek? Biliyorum, yandaki köyde ilkokul öğretmeni ayrıldı. Belki oraya girebilirsin. Bizim okulda kadro dolu, ama orası küçük bir okul. Beş kilometre ötede. İnsanların arasında olursun, belki biraz neşelenirsin.”
“Teşekkür ederim, Ayşe. Haklısın…” dedi Aylin.
Yaz boyunca hayvanlarını sattı, eylülde yeni köydeydi artık. Güzel Aylin Hanım köye yerleşmiş, büyük bir eve çıkmıştı. Temizledi, camları silip her yeri tertemiz yaptı.
“İşte yeni hayatım başlıyor,” diye mırıldandı kendi kendine. “Ama çit yıkılmış, kapı kapanmıyor. Bir şekilde tamir ettirmeliyim.”
Yardım istedi, çit için tahtalar verdiler. Ama tamir kendisine kalmıştı.
“Fatma,” dedi komşusuna, çamaşır asıyordu kadın, “çit yaptıracak birini biliyor musun? Malzeme var, getirdiler.”
Fatma ellerini önlüğüne sildi, yaklaştı:
“Marangozumuz var, altın gibi elleri var ama içkiyi seviyor. Bir şişe olmadan iş yapmaz. Suçu karısı Emine’nin. Evlendiklerinden beri ikisi de içiyor. Çocukları var, dört ve iki yaşında iki kız, ama yarım yıl önce devlet aldı onları. Sen gitme, ben Mehmet’i görürsem söylerim.”
Ertesi gün Fatma geldi:
“Emine’yi markette gördüm, yarın sabah gelirler. İki şişe şarap al, öyle yaparlar ancak.”
Sabah erkenden Mehmet’le Emine geldi, ikisi de sarhoştu. Mehmet aletlerini avluya fırlattı, etrafa bakındı. Aylin evden çıktı.
“Selam, hanımefendi,” dedi Emine yüksek sesle. Mehmet de başını sallayarak selam verdi.
Dağınık, tıraşsız, perişan görünüyordu ama gözleri parlaktı. Tertemiz bakışları vardı. Aylin donakaldı bir an—Murat’ın gözlerine benziyordu.
“İşte tahtalar,” diye işaret etti.
“Görüyoruz, hanımefendi,” dedi Emine, merdivenlere oturdu. “İçecek bir şeyin var mı? Sabah sabah yanıyor içimiz. Mehmet, gel buraya, bir şeyler içelim.”
Şişeyi ustalıkla açıp kendine ve kocasına doldurdu. İçtiler, sonra Mehmet çalışmaya başladı.
“Böyle içerlerse hiçbir şey yapamazlar,” diye düşündü Aylin üzgünce. “Yarın hiç gelmezler.” Ama yine de ses çıkarmadı. “Fatma önerdiyse, bilir demek ki…”
Mehmet ara ara şarap içse de işini iyi biliyordu. Köyde herkes bilirdi—Mehmet bir işe girerse mutlaka düzgün yapardı. Karısı hep yanındaydı, içki doldurup onu izlerdi. Akşam karanlığında işini bitirdi.
“Hanımefendi,” diye bağırdı Emine sarhoş sesiyle, “al işte!”
Aylin yeni çiti inceledi—düzgün, kapı yerinde, hatta bir de kanca takmıştı ki rüzgârda açılmasın.
Beğendi, parasını verip teşekkür etti.
“Bir şey lazım olursa söyle,” dedi Emine. Mehmet başını sallayıp aletlerini topladı, gittiler.
Kış geldi. Aylin okulda çalışıyor, artık alışmıştı. Ayşe Hanım’a minnettardı. Öğrenciler onu çok sevmişti, o da onlara şefkatle yaklaşıyordu. Yılbaşı yaklaşırken bir gece kapı tıklamasıyla uyandı. Saate baktı—sabahın altısıydı, kalkma vakti yakındı.
Yanılıy




