“Anne, biz burada… meşgulüz!” diye bağırdı kocam, kaynanası kapıyı çalmadan içeri dalınca! Ertesi gün onu bekleyen bir sürpriz vardı.
Eh, kimin başına gelmez ki? Düğünümüzden hemen sonra, kocam—o masum saflığıyla—ciddi bir ifadeyle annesi Emine Hanım’a evimizin anahtarını verdi. “Anne, bu acil durumlar için, ne olur ne olmaz,” dedi. Tabii ya! Bu “acil durumlar”, anlaşılan o ki, haftada en az üç kere gerçekleşiyormuş.
Bir düşünün: Evde rahatlamışsınız, eski sabahlığınızı giymişsiniz, yüzünüzde maske… Derken, anahtarın kilitte dönüş sesi! Kalbim her seferinde ayaklarıma iniyordu.
İçeri dalan Emine Hanım, enerjik bir şekilde teftişe başlıyor: “Aaa, şu vitrindeki toz da ne? Ayşegül, çorbayı fazla mı tuzladın yoksa? Perdeler neden ütüsüz?” Sanki evde Sağlık Bakanlığı denetimi var!
Başta sabrettim. Ne diyebilirdim ki? Kocama usulca ima ettim: “Canım, belki biraz rahatsız edici oluyor?” O ise savuşturdu: “Aman sen de, o benim annem! İyi niyetle yapıyor.” İşte o “iyi niyet” beni bir gün tamamen çileden çıkardı.
O gün cuma akşamıydı. Kocam yorgun argın işten geldi, ben de ilişkimize biraz renk katayım dedim. En sevdiği fırın makarnayı hazırladım, güzel bir şişe şarap aldım. Üstüne ilk randevumuzdaki gibi giyindim: Yıllardır dolapta duran dantelli iç çamaşırlarımı giydim, mumları yaktım. Kısacası, “ortam”ı hazırladım.
Yarı karanlıkta şarabımızı yudumluyoruz, kocam iyice rahatlamış, bana sarılıyor, tatlı sözler fısıldıyor… Tam o en romantik anda—çıt! Anahtarın kilitte dönme sesi.
Yer yarılsa da içine girsem dedim! Oda kapısı açıldı, karşımızda elinde patates dolu bir fileyle Emine Hanım. “Çocuklar, size bahçeden patates getirdim! Niye karanlıkta oturuyorsunuz—Ooo!” dedi ve benim pek de günlük sayılmayan kıyafetim karşısında donup kaldı.
Kocam kıpkırmızı oldu, yerinden fırladı:
“Anne, biz burada… meşgulüz!”
O ise gözünü bile kırpmadan cevap verdi:
“Meşgul olun canım, ne olmuş? Ben yabancı mıyım? Patatesleri nereye koyayım?”
Yani bu nasıl bir şey, anlatabiliyor muyum? Akşamımız mahvolmuştu. Hemen yatak odasına kaçtım, ilk bulduğum sabahlığı giydim ve bir daha çıkmadım. Kaynana nihayet gittiğinde, kocamla ciddi bir konuşma yaptık. Daha doğrusu ben konuştum, o dinledi. Yıllardır biriken her şeyi anlattım: Tozlar, çorba, tabii ki bu son facia…
“Bu normal mi sence?” diye bağırdım. “Burası bizim evimiz, özel alanımız!”
O ise—ne bekliyordunuz ki?—gözlerini kırpıştırıp mırıldandı:
“Ayşe, abartma. O benim annem! Kötü niyetli değil ki… Düşünemedi işte.”
İşte o an kafamda bir şimşek çaktı. Bu sorunun konuşarak çözülemeyeceğini anladım. Eğer kocam ailemizin sınırlarını koruyamıyorsa, bu işi ben hallederim. Plan hemen aklıma geldi.
Ertesi sabah, cumartesi, ne yapacağımı biliyordum. Kocam uyurken, bir çilingir bulup aradım. Saat 10’da genç bir usta geldi ve 15 dakikada kapının anahtarını değiştirdi. İşte bu kadar!
Akşam yemeğinde masaya tek bir anahtar koydum. Kocam şaşkınlıkla baktı:
“Bu ne?”
“Sevgilim, bu artık bizim evin tek anahtarı,” dedim sakin bir sesle.
“Peki ikincisi nerede? Annem için?”
“İkincisi yok,” diye gülümsedim. “Sadece bir anahtar yaptırdım. Bizim ailemiz için.”
Yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz! Sanki Mars’a taşınacağımı söylemişim gibi baktı. “Kendi kafana göre hareket etmişsin!” diye mırıldandı, ama ben sözünü kestim:
“Bekle. Şov başlamak üzere.”
Ve tam da tahmin ettiğim gibi, saat 8’de koridordan tanıdık bir ses geldi. Bir… iki… sonra sessizlik. Birkaç saniye sonra—kararlı bir kapı zili.
Kocama baktım ve sakince dedim ki:
“Git aç. Annen geldi.”
Kaynananın şoku görülmeye değerdi! Elinde poğaçalarla kapıda öylece dikildi, anahtarın neden çalışmadığını anlamaya çalışıyordu. Kocam bir şeyler anlatmaya çalışıyor, bocalıyordu… Ben ise, yıllar sonra ilk kez, kendi evimde gerçek bir “hanım” gibi hissettim.
Dürüst olun, abarttım mı? Yoksa bazen sınırları anlatmanın tek yolu, bir kapı kilidi midir?
Okuduğunuz için teşekkürler! Beğenileriniz en büyük motivasyonum. Yorumlarda kendi hikayelerinizi bekliyorum!




