**Günlük**
Hayat bir su gibi akıp gidiyor, düşünmeye fazla zaman bırakmıyor. Bazen zorlu, bazen adaletsiz ama bazen de öyle sürprizlerle dolu ki, yepyeni bir anlam katıyor her şeye. Geçmişin hatalarını düzeltme şansı veriyor, hayatın değerini öğretiyor, insanı daha iyi birine dönüştürüyor.
Sekiz yıl önce eşimi kaybettim, o günden beri de evlenmedim. Önce oğlum Arda’yla beraber bu büyük, iki katlı evde yaşadık. Her şey düzenli, tertemizdi, her köşesinde eşim Elif’in emeği vardı. O gitti, bizi geride bıraktı. O zamandan beri evde hiçbir şeyi yerinden oynatmadım. Her şey Elif zamanındaki gibi duruyor. Yalnızca temizliğe dikkat ettik, Arda da ben de titiz insanlarız.
Arda liseyi bitirip üniversiteye girdi. Yakışıklı bir delikanlıydı, kızlar peşindeydi, o da boş vermişti.
“Arda, kızlara karşı davranışların doğru değil,” derdim ona. “Bir gün ansızın baba olursun, o zaman anlarsın. Evlenmek zorunda kalırsın.”
Üniversitede de aynıydı. O başka şehre taşınınca, ben tek başıma kaldım. Yine de bir kadınla görüşmeye acele etmedim. Sanırım Elif’i unutamadım. Aramızda gerçek bir aşk vardı. Öyle şeyler her zaman olmaz.
Bir gün eski sınıf arkadaşım ve dostum Orhan çıkageldi. Arka bahçede mangal yapıp sohbet ettik.
“Oğlun nasıl? İşlerin iyi mi?” diye sordu Orhan.
“İşler yolunda, oğlum sağ olsun. Üniversiteden sonra bana yardım ediyor. Ama bir türlü evlenmiyor. Bu konuda bana çekmemiş,” diye güldüm. “Sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim, çiftçilik yapıyorum, çok şey öğrendim. Hem evlendim, İpek’ten ayrıldığımı biliyorsun. Yeni eşim benden yirmi yaş küçük. Kızımla aram bozuk tabii, kızıyor bana. Ama zamanla düzelir herhalde,” diye anlattı Orhan. “Senin Elif yıllar önce vefat etti, hâlâ yalnızsın. Evlen artık, kadınsız hayat zor.”
“Hayır Orhan, şimdilik düşünmüyorum. Kadın çok, ilgi de görüyorum. Hatta ofiste bile birkaç iyi kadın var. Ama aile kurmayı düşünmüyorum.”
Yan komşum Gülşah, güzel bir kadın. Üç yıl önce kocasını kaybetmiş, yalnız yaşıyor. Kızı evlenmiş. Ara sıra sohbet ederiz, bana biraz ilgi duyuyor gibi, ama kendini hep saygılı tutar, bekâr bir kadına yakışır şekilde. Belki börek ikram eder, bahçesinden elma getirir. Bir gün telefon numaralarımızı değiştirdik.
“Gülşah, numaralarımızı değişelim. İkimiz de yalnızız, bir şey olursa ulaşırız,” dedim.
“Haklısın, Recep Bey. Hayat zorlu,” diye onayladı.
Orhan’ı uğurladıktan sonra, mangal ve rakının ardından yattım. Ertesi gün eve geldiğimde genç bir kız gördüm. Arabadan inip sordum:
“Arda’yı mı arıyorsun? O burada yaşamıyor, şehre taşındı.”
“Biliyorum, Recep Bey. Size geldim,” dedi yumuşak bir sesle. “Adım Seda.”
“Bana mı? İlginç.”
Elinde küçük bir kızın fotoğrafını tutuyordu. “Bu da kızınız Ela, dört yaşında.”
“Seda, dur bir dakika. Kafamı karıştırma, bunu Arda’yla konuş,” diyerek bahçe kapısını kapattım, eve girdim.
Altı ay önce de böyle biri gelmişti, çocuğunu bile getirmişti. Test yaptırdık, yalan söylediği ortaya çıktı. Artık genç kızlara güvenmiyordum.
“Ah oğlum, daha kaç tane böyle kız gelecek kapıma?” diye söylendim.
Bir süre sonra bahçeye çıktım, köpeğim Karabaş’ı beslemek için. Kapının arkasında bir dosya gördüm. İçinde kızın fotoğrafı ve bazı belgeler vardı. Eve girip dosyayı üst rafa koydum.
“Sonra bakarım, ne olacak ki?”
İşler yoğundu, dosyayı unuttum. Arda’yla konuştum tabii, o her zamanki gibi şakayla geçiştirdi.
Bir yıl geçti. Bir gün işteyken telefonum çaldı.
“Alo. Ne? Olamaz, ne zaman?”
Telefonu kapattım, sekreter içeri girdi, beni solgun görünce hemen su getirdi.
Korkunç bir acıydı. Tek oğlum Arda trafik kazasında ölmüştü. Şiddetli yağmurda, komşu şehirden dönüyordu, iş seyahatindeydi.
Cenaze nasıl geçti, pek hatırlamıyorum. Sadece Orhan’ın her şeyi üstlendiğini ve Gülşah’ın sürekli yanımda olduğunu biliyorum. Bana su, ilaç veriyordu. Cenazeden sonra hastaneye kaldırıldım. Kalbimde sorun çıkmış, küçük bir kriz geçirmişim.
Hastanede Orhan sık sık ziyaretime geliyordu. Gülşah ise neredeyse her gün yanımdaydı.
“Karabaş’ı ben besliyorum, artık alıştı bana. Ama seni özlüyor, gözlerinden belli,” diyordu. “Evine de bakıyorum, Orhan da uğruyor. Hiç merak etme.”
Oğlumu kaybetmenin acısına katlanmak kolay değildi.
Bir gün ağlamaya başladım, Gülşah şaşırdı.
“Gülşah, artık kimseciklerim yok. Keşke ben de ölseydim, sevdiklerimin yanında olurdum.”
“Recep Bey, öyle deme! Allah seni bu dünyada bıraktıysa, bir sebebi vardır.”
“Sağ ol Gülşah. Artık bana ‘sen’ diye hitap et, daha rahat olur. Beni yalnız bırakma, burada çıldırırım yoksa. Sonra sana her şeyi öderim.”
“Ne diyorsun sen, komşuyuz. Ben işten izin aldım, merak etme.”
Gülşah her gün geliyor, yemek




