Genç bir milyoner, karlı bir meydanda baygın bir kızın tuttuğu iki bebek ikizini bulur.

Kaan Demir, 32 yaşında genç bir milyoner, İstanbul’un lüks semtlerinden birinde, geniş pencerelerinden kar tanelerinin dansını izliyordu. Masasında duran dijital saat 11:47’i gösteriyordu, ama Kaan evine dönmeyi düşünmüyordu. Beş yılda, babasından miras kalan serveti ikiye katlamış, yalnız gecelerde çalışmaya alışmış biriydi.

Mavi gözleri şehrin ışıklarını yansıtıyor, şakaklarını ovuşturarak yorgunluğunu atmaya çalışıyordu. Dizüstü bilgisayarında açık kalan son finansal rapor kelimelerle bulanıklaşıyordu; biraz temiz hava alması gerektiğini düşündü. İtalyan kaşmir kabanını giyip, Parka yönelen arabasına bindi: 2018 model bir Ferrari. Dışarıda hava soğuktu; termometre -5°C gösteriyordu, gecenin ilerleyen saatlerinde daha da düşeceği tahmin ediliyordu.

Kaan bir kaç dakika boyunca yönsüzce dolaştı, motorun hafif mırıltısı ona huzur veriyordu. Düşünceleri rakamlar, grafikler ve son zamanlarda hissettiği yalnızlık arasında savruluyordu. On yılı aşkın süredir hizmetinde olan uzun yıllı hizmetçi Ayşe, ona aşkı bulması gerektiğini sık sık hatırlatıyordu. Ancak, yüksek sosyeteye mensup eski sevgilisi Vildan’ın sadece servetine bakması sonrası aşkı bir kenara bırakıp işine odaklanmıştı. Kendini fark etmeden Central Park’a benzer bir parkın kenarında buldu.

Park o saatlerde bomboştu, sadece birkaç temizlik görevlisi sarı sokak lambalarının ışığında çalışıyordu. Kalın kar taneleri gerçeküstü bir manzara yaratmıştı. “Belki bir yürüyüş iyi gelir,” diye mırıldandı kendi kendine. Arabasını park ettiğinde, soğuk hava yüzüne ince iğneler gibi çarptı. İtalyan ayakkabıları yumuşak karın içinde kayboluyordu, izleri hemen üzerine yeni karla örtülüyordu.

Sessizlik neredeyse tam bir sessizdi, sadece ara sıra adım sesleri kırıyordu. O anda bir ses duydu. Başta rüzgar sandı, ama daha düşük, neredeyse duyulmaz bir hışırtı kulaklarını çalkalıyordu. Kaan durdu, sesin kaynağını bulmaya çalıştı. Biraz daha net bir şekilde çocuğun ağlaması oyun alanından geliyordu. Kalbi hızla çarpmaya başladı.

Karla kaplı salıncaklar ve kaydıraklar, sokak lambalarının soluk ışığında hayalet gibi duruyordu. Ağlama sesi bir çalıların arkasından geliyordu. Kaan çalılara doğru ilerledi, kalbi bir an durdu. Orada, karların arasında, altı yaşında ince bir kız çocuğu, ince bir kabanla donmuş, elinde iki minik topak tutuyordu.

“Babeni, Allah’ım!” diye bağırdı, hemen diz çökerek çocuğu kucakladı. Kızın dudakları morumsu bir renk almıştı, nabzı zayıf ama hâlâ vardı. Bebekler, hareket ettikçe daha yüksek sesle ağlamaya başladı. Kaan hızlıca ceketini çıkardı, üç çocuğu da içine sardı, telefonunu çekti. Ellerinin titremesiyle telefonu düşürmek üzereydi. “Dr. Yılmaz, çok geç ama acil bir durum,” dedi sesindeki gerilim hâlâ kontrol altında.

“Şimdi hemen evime gelin. Üç çocuğu buldum, biri baygın.” “Tamam, hemen.” Kaan hemen Ayşe’ye bağlandı. “Üç sıcak oda hazırlayın, temiz kıyafet koyun. Bu bir misafir ziyareti değil, üç çocuğu getiriyorum; bir kız ve iki bebek.” Ayşe hemen böyle bir çağrıyı duyunca, “İlk çaldığınızda hemen harekete geçerim,” diyerek telefonunu eline aldı.

Kaan bebekleri ve hafif kız çocuğunu arabasına yerleştirken, bebeklerin altı ayı geçmemiş olduğunu fark etti. Geniş arka koltuğu olan arabasını seçtiği için şükretti. Isıtmayı en üst seviyeye koydu, İstanbul dışındaki malikânesine doğru hızla yol aldı.

Araba içinde her saniye geri görüş aynasına bakıp çocukların durumunu kontrol etti. Bebekler biraz sakinleşmişti, ama kız hâlâ hareketsizdi. Zihininde sorular çınlıyordu: Çocuklar nasıl buraya geldi? Anne babaları nerede? Nasıl bir kız, iki bebekle tek başına ne yapıyordu? Bir şeyler çok tuhaftı. Morrison Malikanesi, üç katlı, 1800 metrekarelik bir georgi tarzı yapıydı.

Kapıdan içeri girdiğinde ışıkların çoğunun zaten yandığını gördü. Ayşe, gri bir peçete üzerinde başını toplu bir topuzla tutmuş, bir bornoz içinde duruyordu. “Aman Tanrım!” diye bağırdı Ayşe, Kaan’ın üç çocuğu taşıdığını görünce. “Ne oldu?” diye sordu Ayşe. “Central Park’tan getirdim,” diye fısıldadı Kaan. “Odalar hazır mı?” “Evet, pembe süit ve ikinci kattaki iki yan oda hazır. Dr. Yılmaz yolda.” Kaan merdivenleri mermerden çıkarken Ayşe onu takip etti.

Pembe süit, yumuşak pembe ve krem tonlarıyla dekore edilmiş, malikanenin en rahat odalarından biriydi. Kız çocuğunu büyük bir başlıklı yatağa yatırdı, Ayşe bebeklere bakıyordu. “Bu miniklere sıcak bir banyo yaptıracağım,” dedi Ayşe. Yılların deneyimi ellerini güvenle yönlendiriyordu. “Doktor ne zaman gelecek?” “Şu an gelmeli.” Kapı çaldı; Dr. Yılmaz içeri girdi. Altmış yaşlarında, Morrison ailesinin uzun zamandır doktoru, akşamın geç saatine rağmen gri bir takım elbise içinde kusursuz görünüyordu. Çantasıyla içeri girdi, “Hastalar nerede?” diye sordu. Kaan onu pembe süite götürdü, kız hâlâ baygın. Doktor vitalsini kontrol etti, hafif hipotermi teşhisi koydu. “Şanslısınız, daha fazla soğuk kalmayacak,” dedi, Kaan’ın gözündeki anlamı hemen kavradı.

Kısa bir süre sonra, orta yaşlı, şişkin bir yüzlü hemşire Hülya geldi. Ayşe ile birlikte bebekleri kontrol etti; bebekler kızdan daha iyi görünüyor, sadece biraz soğuktan şikayet ediyordu. Dr. Yılmaz, “Kız kendi vücuduyla bebekleri korumuş, bu cesur bir davranış,” dedi. Kaan, bu durum karşısında boğazından bir düğüm çekti, gözleri doldu. Saatler yavaşça akıp geçti; Hülya bebeklerle ayrı bir odada kalırken, Ayşe kızla kalıyordu. Kızın yüzü soluk, gözleri hâlâ uykusuz ve titrekti. Kızın gözleri birden yeşil bir parıltıyla açıldı, korkuyla doluydu.

“Beni bırakma!” diye bağırdı, “Bebekler, nerede?” Kaan sakin bir sesle “Güvendesin,” dedi, “Bebekler yan odada, Ayşe ve hemşire onları bakıyor.” Kız biraz rahatladı ama hâlâ tedirgindi. “Neredeyim?” diye fısıldadı. “Ben Kaan Demir, seni parkta buldum,” dedi, yavaşça “Adını söyleyebilir misin?” diye sordu. Kız, “İdil,” diye mırıldandı, neredeyse duymak zor. “İdil, çok güzel bir isim,” diye gülümseyerek “Kaç yaşındasın?” “Altı,” dedi titrek bir sesle. “Bebeklerin isimleri?” “Ecem ve İrem,” diye ekledi, gözleri bir anda panikledi. “Onları görmek istiyorum,” diye bağırdı. Kaan onu nazikçe omuzlarından tutup “Sakin ol, onlarla konuşacağız,” dedi.

“İdil, lütfen ne oldu, ebeveynlerin nerede?” diye sordu. Kızın yüzü dehşetle büründü, “Geri dönemezler, babam kötü bir adam, lütfen bebekleri götürme,” dedi. Ayşe, sıcak çikolata getirmişti, “Acıktın mı? Biraz çikolata alalım,” dedi, İdil’in karnı guruldamaya başladı. “Uzun zamandır bir şey yemedim,” dedi titrek bir sesle. Kaan öfkeyle “Ne kadar uzun?” diye sordu. “Aylarca,” dedi. “Ayşe, biraz hafif bir şey getir,” diye seslendi Kaan, “belki bir çorba.” Ayşe çorba ve taze ekmek getirdi, İdil yavaşça çorbayı yedi, yüzündeki morluklar ve çökük yanakları fark edildi. Kaan ve Ayşe, İdil’in geçmişteki travmayı hissetmeye başladılar.

İdil, “Bebekler nerede?” diye tekrar sordu, “Sadece bir bakış,” dedi Kaan. O da bebeklerin yan odasına götürdü, Hülya oturmuş, iki bebek huzur içinde uyuyordu. İdil, bebekleri inceler, kalbi yumuşadı ve tekrar yatağa döndü. Kaan yumuşak bir sesle “Şimdi uyuyabilirsin,” dedi. İdil gözlerini kapattı, “Yarın daha fazla konuşuruz,” dedi. Kaan, “Söz veriyorum, seni koruyacağım,” dedi. İdil gözlerini kapatırken, Kaan’ın kalbi bir kez daha sevgiyle doldu.

Kaan, güvenlik konusunda daha fazla önlem almalıydı. Tom Karaca, şehrin tanınmış bir dedektifi, “Bu işte biraz daha araştırma yapmamız lazım,” dedi, “Robert Şahin gibi bir adamı izlemeliyiz.” Tom, Robert Şahin’in büyük bir kumar borcu olduğunu ve 15 milyon TL’lik bir fideyi çocukların hesabına çekmeye çalıştığını ortaya koydu. Robert’in eski eşi Cemre, bir müzik öğretmeni, 5 milyon TL’lik bir miras almış, ama kazara ölümüyle ilgili soru işaretleri vardı. Tom, “Robert, evde 17 kez şiddet olaylarıyla polis çağırılmış, hiçbir tutuklama yapılmamış,” dedi. Kaan, “Bunları mahkemeye taşıyacağız,” diye kararlı bir sesle yanıtladı.

Mahkeme salonunda, Jüri başkanı Aylin Kara, “Bu vaka çocukların üstün yararı için,” dedi. Avukat Catherine Çetin, “Robert Şahin’in çocukları için bir tehdit oluşturduğunu gösteren belgeler var,” diye savundu. Kaan, “Bu çocuklar bana sadece bir görev değil, bir aile oldular,” diye ekledi. Jüri, “Geçici koruma ve 6 aylık sosyal hizmet gözetimi altında tam velayet verilecek,” kararını verdi. Robert Şahin, mahkeme dışına çıkarılırken, “Bu iş bitti,” diyerek gözlerini Kaan’dan ayırdı.

Kaan, malikanede bir güvenlik sistemi kurdu, kameralar her köşeyi izliyordu. Çocuklar artık bir kreş gibi yaşamaya başladı; oyun odası, derslik ve mini bir müzik stüdyosu vardı. İdil, bir gün “Müzik öğretmeni gibi şarkı söylemek isterim,” dedi, ve piyanoya oturdu. Ecem ve İremiz ise gülerek koşup oynuyordu. Ayşe, hamileliğinin altıncı ayındaydı ve yeni bir kız çocuğu bekliyordu; ona “Cemre” ismini vermeyi planlıyordu, babasının kayıp sevgilisine bir selam.

Birkaç ay sonra, Robert rehabilitasyon merkezinde tedavi gördü, ayda bir kez çocuklarla denetimli görüşmeler yaptı. Çocuklar “amca Rob” diye ona sesleniyor, zaman zaman bir top çöpü gibi çalıyordu. Kaan, “İkinci bir şans hak ediyor,” diyerek ona destek oldu. Ayşe ve Kaan, baharın bir gününde, bahçede bir düğün yaptı; İdil gelin, Ecem ve İrem nedime. Robert davete gelmedi, ama bir fotoğraf albümü gönderdi; eski anıların hatırası olarak.

Düğün sonrası, Kaan, “Artık bir aileyiz,” diyerek Ayşe’ye sarıldı. Çocuklar, yeni bir ev gibi büyüyen malikâneyi koşuşturuyor, kar taneleri hâlâ bazen pencereye çarpıyordu. Kaan, “Geçmişte bir kar fırtınası bizi bir araya getirdi, ama şimdi bu kar, sadece bir anı,” diye düşündü. Hayatının en büyük serveti, para değil, bu üç çocuğun gülüşü, Ayşe’nin sıcak bakışı ve geleceğe dair umut dolu bir aileydi.

Rate article
Lifequest
Genç bir milyoner, karlı bir meydanda baygın bir kızın tuttuğu iki bebek ikizini bulur.