Uzun zaman önce, bir akşam yağmurun damlaları çatıları çarpıyorken, Çınar Konağı’nın taş merdivenlerinde yeni doğmuş kızım Gülçin’i göğsüme bastırmış, titreyen kollarımla ayakta duruyordum. Kollarım uyuşmuş, bacaklarım titriyordu; kırık ve aşağılanmış kalbim neredeyse dizlerimin üzerine çöküyordu. Ardından, gürgen kapılar bir çırpıda kapanmıştı.
Henüz bir an önce, Kemal, İstanbul’un en köklü ailelerinden birinin oğlu, soğuk ebeveynlerinin yanında beni arkadan itmişti.
—Adımızı aşağı çektin —diye fısıldadı annesi—. Bu bebek hiçbir zaman planlarımızda yoktu.
Kemal göz teması kuramıyordu. “Bu iş bitti, Elif. Eşyalarını daha sonra göndeririz. Şimdi… git.” dedi. Boğazım yanıyordu, sesim çıkmıyordu. Gülçin’i daha da sarmaladım, hafif bir hıçkırıkla ağladı, onu nazikçe salladım. “Sakin ol sevgilim, yanındayım. İyi olacağız.” dedim.
Şemsiyesiz, çantasız, evsiz bir şekilde dışarı adım attım; taksi bile bekletmemişlerdi. Pencerelerden bakıp bizi izleyen gözleri hissediyordum, yağmurun altında kaybolurken.
Haftalarca kilise bodrumları ve gece boyunca çalışan otobüslerde barınak buldum. Az kalan mücevherlerimi, tasarım paltomuzu sattım; nişan yüzüğümü ise son ana kadar sakladım. Metro istasyonlarında eski kemanımla çalıyor, bir iki kuruş topluyordum. O çocukluk kemanı, geçmiş yaşamımın tek kalıntısıydı; Gülçin’i beslemek için tek aracım olmuştu. Ancak asla yalvarmadım, bir kez bile.
Sonunda Kadıköy’de bir bakkalın üst katında harap bir odaya yerleştim. Ev sahibi Hanımefendi Demir, emekli bir hemşire, nazik bakışlarıyla bir şeyler gördü—belki güç, belki umutsuzluk—ve dükkanı taşıması karşılığında kirasını indirmeyi teklif etti. “Olur” dedim.
Gün içinde kasayı yönetiyor, geceleri ikinci el dükkanlarından bulduğum fırçalarla ve ev boyası artıklarıyla resim yapıyordum. Gülçin, kirli çamaşır sepetinin içinde, elleri yanaklarına sarılmış şekilde uyuyordu. Azdı ama bizimdi.
Üç yıl geçti. Bir cumartesi günü Moda’da kurulan bir hafta sonu çarşısında her şey değişti. Katlanır bir masa ve birkaç tuvaletle ufak bir tezgâh açmıştım; çok satmayı beklemiyordum, sadece birinin durup bakmasını umuyordum. O an, Nişantaşı’nda saygın bir galeri küratörü olan Meral Şahin yanımda durdu, yağmur altında bir anne ve çocuğu betimleyen tablomuzu uzun uzun inceledi.
—Bunlar sizin mi?— diye sordu, gözleri titrek bir hayranlıkla.
Başımı salladım, heyecanla. —Evet, benim eserlerim— dedim.
—Muhteşem—diye mırıldandı—Çok ham, çok gerçek.
Farkında olmadan üç tabloyu satın almıştı ve bir ay içinde toplu bir sergide yer almamı teklif etti. Gülçin’e bakacak kimsem yoktu, kıyafet de yoktu; ama Hanımefendi Demir, bana siyah bir elbise ödünç verdi ve çocuğumu kendisi bakmaya gönüllü oldu. O gece hayatım değişti.
Kadın, terk edilmiş bir eş, yalnız anne, her şeye rağmen ayakta kalan bir sanatçı olarak şehrin sanat çevresinde hızla tanındı. Sergim tükenince, siparişler, röportajlar, televizyon programları ve dergi kapakları ardı ardına geldi. Zaferimin tadını çıkarmadım, intikam aramadım; ama unutmadım.
Beş yıl sonra Çınar Ailesi’nin kültür vakfı, “Resilient” adlı yeni bir sergiye davet gönderdi. Gerçek kimliğimi kimse tanımıyordu; ben de tanımıyordum. Kemal’in babasının vefatıyla yönetim değişmiş, vakıf zor bir dönemdeydi ve genç bir sanatçının imajını canlandırmasını bekliyordu. Toplantı odasına deniz mavisi bir ceket ve sakin bir gülümsemeyle girdim; yanımda yedi yaşındaki Gülçin, sarı bir elbiseyle gururla duruyordu. Kemal, sandalyede küçülmüş, yorgun bir halde oturuyordu; beni gördüğünde donakaldı.
—Elif?— diye boğuk bir sesle mırıldandı.
—Elif Avery— diye asistan duyurdu—Bu yılki gala için davet edilen sanatçımız.
Kemal şaşkınlıkla ayağa kalktı: —Bunu bilmiyordum…— dedi.
—Bilmiyordun— dedim. —Bunu yapmadın.
Masada fısıltılar yükseldi; Kemal’in annesi, tekerlekli sandalyede, şaşkın bakışlarla izliyordu. Portföyümü masaya koydum: “Bu sergi ‘Dayanıklı’ adını taşıyor. İhanet, annelik ve yeniden doğuşun görsel bir yolculuğu.” dedim. Oda sessizliğe büründü.
—Ve topladığımız her lira, tek anne ve kriz altındaki çocuklar için konut ve acil hizmetlere gidecek— diye ekledim. Kimse itiraz etmedi, bazıları heyecanla başını salladı.
Masadaki bir kadın, “Avery Hanım, geçmişiniz bu projeyi zorlaştırmaz mı?” diye sordu. Gözlerime baktım: —Geçmiş yok artık. Yalnız kızımın mirasını taşıyorum.— dedim. Onlar onayladı.
Kemal boğuk bir sesle, “Elif… Gülçin…” diye başladı. —Harika bir şey yapıyor— dedim—Şimdi piyanoyu çalıyor ve kimlerin yanındaydı, çok iyi biliyor.
O ayın bir sonraki haftası, eski bir Karaköy kilisesinde “Dayanıklı” sergisi açıldı. Ortadaki eser “Kapı” adını taşıyan dev bir tablo, fırtına ortasında bir kadını, çocuğunu büyük bir konakta kapıların önünde tutarken gösteriyordu; gözleri acı ve kararlılıkla yanıyordu, bileği boyunca altın bir ışık ufka uzanıyordu. Eleştirmenler bunu bir zafer olarak nitelendirdi.
Son gecede Kemal geldi. Yaşlanmış, yıpranmış, yalnızdı. “Kapı”nın önünde uzun süre durdu, sonra bana döndü. Siyah kadife bir elbise, elinde bir kadeh şarap, sakin ve tam bir hâlde.
—Sana zarar vermek istemedim— dedi.
—İnanıyorum sana— dedim—Ama fırsatı kaçırdın.
Yanına yaklaştı. —Ailemi her şeyi kontrol ediyordu…
Elimi kaldırdım. —Hayır, seçme şansın vardı ve kapıyı kapattın.
Gözleri dolu doluydu. —Şimdi yapabileceğim bir şey var mı?
—Benim için yok— dedim—Belki Gülçin bir gün seni tanır, ama bu onun kararı.
Sesini kısarak, “Şu an Chopin dersi veriyor, çok güzel çalıyor,” dedi. Kemal başını salladı: —Onun için özür dile.
—Belki bir gün— diye mırıldandım. Ardından arkamı döndüm ve uzaklaştım.
Beş yıl sonra “Dayanıklı Sığınak” adlı bir sivil toplum kuruluşu kurdum; yalnız anneler için konut, çocuk bakımı ve sanat terapisi sağlıyordu. Bunu intikam için değil, yağmur altında bebeğini tutan hiçbir kadının yalnız kalmaması için yaptım.
Bir akşam genç bir anneye temiz çarşaflar, sıcak bir yemek ve sıcak bir oda verdim, ardından ortak alana girdim. On iki yaşındaki Gülçin, piyanonun başında çalıyordu; kahkahası, yanındaki küçük çocukların neşesiyle bir bütün olmuştu. Pencerenin kenarında durup, ufukta batan güneşi izlerken, kendi kendime gülümsedim ve fısıldadım:
Beni kırmadılar.
Bana ayağa kalkmak için yer verdiler.




