Beni ailesinin evine davet ediyor, ama ben onların hizmetçisi olmayı reddediyorum.
Benim adım Aylin, yirmi altı yaşındayım. Kocam, Emre, ile yaklaşık iki yıldır evliyiz. İstanbulda, büyükannemden kalan küçük ama şirin bir dairede yaşıyoruz. Başlarda her şey yolundaydı: Emre, benim evimde yaşamaktan memnundu, ona uyuyordu. Ama bir gün, ansızın, şunu söyledi: “Artık aile evimize taşınma zamanı geldi, orada yer var, çocuklarımız olduğunda da mükemmel olur.”
Ancak ben bu “mükemmel”in, onun gürültülü ailesiyle aynı çatı altında olmasını istemiyorum. Kendi evimi, ataerkil düzenin ve körü körüne itaatin hüküm sürdüğü bir yere değişmek istemiyorum. Orada onun eşi değil, bedava iş gücü olurdum.
Onların evine ilk gidişimi çok iyi hatırlıyorum. Şehrin dışında, en az üç yüz metrekarelik büyük bir köy evi. İçinde annesi, babası, küçük kardeşi Metin, karısı Gülay ve üç çocukları yaşıyor. Tam bir kalabalık. Daha kapıdan içeri adımımı atar atmaz yerimi belirlediler. Kadınlar mutfakta, erkekler televizyonun başında. Valizimi bile açmamıştım ki annesi bana bir bıçak uzatıp, “Salatayı doğra,” dedi. Ne bir “lütfen,” ne bir “istersen.” Sadece bir emir.
Akşam yemeğinde Gülayın, kayınvalidesine karşı çıkmadan koşturmasını izledim. Her söze suçlu bir gülümseme ve bir baş sallama. Donup kaldım. O an anladım: Bu hayat bana göre değil. Asla. Ben itaatkâr bir Gülay değilim ve eğilmeyeceğim.
Ayrılacağımızı söylediğimizde annesi bağırdı:
“Peki bulaşıkları kim yıkayacak?”
Gözlerinin içine baktım ve cevap verdim:
“Misafirler gittikten sonra ev sahipleri temizler. Biz misafiriz, hizmetçi değil.”
Ondan sonra işler çığırından çıktı. Nankör, küstah, şımarık şehirli diye bağırdılar. Sakin sakin dinledim, içimden şunu geçirdim: Burada asla yerim olmayacak.
Emre o gün beni destekledi. Gittik. Altı ay boyunca her şey sakindi. Ailesini bensiz görüyordu, bana da uyuyordu. Ama şimdi yeniden taşınmaktan bahsediyor. Önce imalar, sonra giderek daha fazla ısrar.
“Orada aile var, bizim evimiz,” diyor tekrar tekrar. “Annem çocuklara yardım eder, sen de rahatlarsın. Senin daireni kiraya veririz, ek gelir olur.”
“Peki ya işim?” diye karşı çıktım. “İstanbuldan kırk kilometre uzakta kendimi gömmek için her şeyi bırakmam. Orada ne yapacağım?”
“Çalışmana gerek yok,” omuz silkti. “Çocuğun olur, evine bakarsın, herkes gibi. Kadının yeri evidir.”
Son damla. Ben üniversite mezunu, kariyeri ve hedefleri olan bir kadınım. Editörüm, mesleğimi seviyorum, her şeyi kendim kurdum. Ve bana yerimin ocak başı ve bebek bezleri arasında olduğu söyleniyor? Tenceresi yıkanmamış diye bağırılan, çorba yapması ya da “doğru doğum yapması” öğretilen bir evde mi?
Biliyorum, Emre yetiştiği ortamın ürünü. Orada oğullar soyu devam ettirir, gelinler ise kabul edildikleri için susup teşekkür etmesi gereken yabancılardır. Ama ben sineye çekenlerden değilim. Annesi beni aşağıladığında katlandım. Metin, “Gülay hiç şikâyet etmez!” diye sırıttığında dişlerimi sıktım. Ama artık yeter.
Ona açıkça söyledim:
“Ya saygı çerçevesinde ayrı yaşarız, ya da ben olmadan aile şatonuza dönersin.”
Alındı. Beni aileyi dağıtmakla suçladı. “Bir oğul yabancı topraklarda yaşamaz,” dedi. Umurumda değil. Benim evim yabancı toprak değil. Ve benim de sözüm geçer.
Boşanmak istemiyorum. Ama onun klanıyla yaşamak? Mümkün değil. Eğer beni annesinin yanına yerleştirme fikrinden vazgeçmezse, ilk valizi ben toplarım. Çünkü yalnız olmak, onun ailesinden sonra ikinci sırada olmaktan iyidir.




