Bugün günlüğüme yazarken, hayatımın en beklenmedik anını hatırladım. New York değil, İstanbulun kalabalık caddelerinde yaşandı her şey. Şehrin koşuşturmacası içinde, hiç beklemediğim bir yüzle karşılaştım.
Ayşegül Yılmaz. Çocukluğumun aşkı. Belki de tek gerçek aşkım.
Kız ki, bana su kulelerine tırmanmayı öğretmişti, yağmurda çıplak ayak dans ederdi, lisenin arka tribünlerinde Paristen, şiirlerden ve bu küçük şehirden daha büyük hayallerden bahsederken dudaklarını benimkilerle buluştururdu.
Ama mezuniyetten sonra kayboldu. Bir not bile bırakmadan. Tek bir telefon etmedi. Sadece gitti.
Ve şimdi, Chanel mağazasının önünde, titreyen ikiz kızlarını kollarında tutarken duruyordu. Sanki dünya onu unutmuştu.
Çöktüm dizlerimin üstüne. Kirli İstanbul kaldırımında, üzerimde özel dikim takımım, ayaklarımda İtalyan ayakkabılarım.
“Ayşegül” diye fısıldadım, sesim titreyerek.
Gözlerime bakamadı.
“Senin beni böyle görmeni istemezdim,” dedi, boğazı düğümlenmiş gibi. “Seni tanıdığımda kaçmak istedim.”
İkizler bana büyük, korkulu gözlerle baktı. Biri Ayşegülün kolunu çekti.
“Anne, üşüyorum.”
Kalp atışlarım hızlandı. Anne.
Sesimi yumuşatarak sordum, “Onlar senin mi?”
Başını iki yana salladı. “Elif ve Zeynep. Üç yaşındalar.”
Nefesim kesildi.
Üç yaş.
Tıpkı ona benziyorlardı, ama çenelerinin şeklinde, Zeynepin güneşte gözlerini kısışında bana ait bir şey vardı.
“Benim çocuklarım mı?” dedim, kelimeler boğazıma düğümlenirken.
Sonunda gözlerimi buldu, gözleri yaşlı. “Seni nasıl bulacağımı bilmiyordum. Denedim ama senin kim olduğunu öğrendiğimde” Sesini toparlamaya çalıştı. “Bizi istemeyeceğini düşündüm. Beni. Onları.”
Aramızda, tanıdığım en ağır sessizlik çöktü.
Ne kadar öyle kaldık, bilmiyorum.
Sonra, yavaşça, sanki yüreğimin derinliklerinde çoktan karar vermişim gibi, ceketimi çıkarıp omuzlarına attım. Elifi kollarıma aldım, sonra Zeynepe uzandım.
“Hadi,” dedim kararlı bir sesle. “Eve gidiyoruz.”
Sonraki günlerde medya alev alevdi.
“Teknoloji milyarderi Mehmet Arslan, İstanbul’da bilinmeyen bir kadın ve çocuklarla görüntülendi!”
“Kendini geri çeken iş adamının gizli ailesi mi?”
“Sokaktan penthouse’a: Mehmet Arslan’ın sessizliğini bozan kadın!”
Ama umurumda değildi.
Gazete manşetleri umurumda değildi.
Endişeyle arayan yönetim kurulu üyeleri umurumda değildi.
Sosyete partilerindeki dedikodular umurumda değildi.
Çünkü Ayşegül ve kızlar yukarıda, penthouseumda, sıcak, güvende ve doymuş halde uyuyorlardı.
Ve ben, sonunda, yeniden bir şey hissediyordum.
Birkaç hafta sonra, Ayşegül camdan İstanbul manzarasını seyrederken, “Ben bu dünyaya ait değilim, Mehmet,” dedi yavaşça. “Sen sensin. Ben ise sadece”
“Onların annesisin,” diye kestim. “Beni gerçekten tanıyan tek kişi sendin. Buraya herkesten çok sen aitsin.”
Döndü, gözleri nemli. “Korktum.”
“Ben de,” diye fısıldadım. “Ama artık korkmuyorum.”
Sonra diz çöktüm henüz bir yüzük değil, ama kalbimle.
“Kal. Birlikte bir yol bulalım.”
Ve Ayşegül kaldı.
Parayı sevdiği için değil. Lüks apartman, medya ya da şöhret için değil.
Çünkü bir zamanlar lise koridorunda elini tutan adam, onu şimdi hayatının en zor anında, en soğuk sokakta bulmuştu.
Ve sırtını dönmek yerine
Eve dönmüştü.
Ona.
Kızlarına.
Beraber yazılması gereken hayatlarına.
Bugün bunu yazarken şunu anladım: Gerçek sevgi, düşmüş olduğun yerde seni bırakmaz.




