— Hanno Hanım, kızın okumaya devam etmesi lazım. Böyle parlak zekalar her zaman karşımıza çıkmaz. Özellikle dillere ve edebiyata karşı olağanüstü bir yeteneği var. Yazdıklarını bir görmeliydiniz!

“Hatice Hanım, bu kızın okumaya devam etmesi lazım. Böyle parlak zekalar her zaman karşımıza çıkmaz. Dillere, edebiyata özel bir yeteneği var. Yazdıklarını bir görmeliydiniz!

Kızımı bulduğumda henüz üç yaşındaydı, bir köprünün altında çamurların içinde. Kendi öz evladım gibi büyüttüm, her ne kadar insanlar arkamdan fısıldaşsalar da. Şimdi o bir şehirde öğretmen, ben ise hâlâ küçük evimde, anılarımı birer inci tanesi gibi avuçlarımın arasından geçirerek yaşıyorum.

Döşeme tahtaları ayaklarımın altında gıcırdadı. Tamir etmem gerektiğini her düşündüğümde, bir türlü fırsat bulamıyorum. Masaya oturdum, eski günlüğümü çıkardım. Sayfalar sonbahar yaprakları gibi sararmış olsa da, mürekkep hâlâ düşüncelerimi saklıyor. Pencerenin dışında kar yağıyor, huş ağacının dalları cama vuruyor, sanki içeri girmek istiyor.

‘Ne bu telaşın?’ diye sordum ona. ‘Biraz bekle, bahar gelecek.’

Ağaçla konuşmak elbette komik, ama yalnız yaşadığında etrafındaki her şey canlı gibi geliyor. O korkunç günlerden sonra dul kaldımeşim Ahmet ölmüştü. Son mektubunu hâlâ saklarım, zamanla sararmış, kat yerlerinden yıpranmışdefalarca okudum. Yakında döneceğini, beni sevdiğini, mutlu yaşayacağımızı yazmıştı Bir hafta sonra haberi aldım.

Allah bana çocuk vermemişti, belki de hayırlısı buyduo yıllarda karnımızı doyurmak bile zordu. Köyün muhtarı, Mehmet Bey, beni teselli etmeye çalışırdı:

‘Üzülme Hatice. Daha gençsin, tekrar evlenirsin.’

‘Bir daha evlenmeyeceğim,’ diye kesin bir cevap verirdim. ‘Bir kere sevdim, bu yeter.’

Tarlalarda şafaktan gün batımına kadar çalışırdım. Çavuş Hüseyin, bana bağırırdı:

‘Hatice Hanım, eve gitsen artık, geç oldu!’

‘Yetişirim,’ derdim, ‘ellerim çalıştıkça ruhum yaşlanmaz.’

Küçük bir evim vardıkeçim Ayşe, kendisi kadar inatçıydı. Beş tavuğumonlar beni her sabah bir horozdan daha iyi uyandırırdı. Komşum Fatma şaka yapardı:

‘Sen de horoz musun yoksa? Neden senin tavukların herkesten önce öter?’

Sebze bahçem vardıpatates, havuç, pancar. Topraktan çıkan her şey. Sonbaharda turşu kurardımsalamura salatalık, domates, mantar. Kışın bir kavanoz açtığımda, yaz eve geri dönerdi.

O günü hâlâ hatırlıyorum. Mart ayı ıslak ve soğuk geçmişti. Sabah yağmur çiseliyordu, akşama doğru don başladı. Ormandan odun toplamaya gittimsoba yakmam gerekiyordu. Kış fırtınalarından sonra bolca kuru dal vardı, toplayacak çok şey. Bir demet topladım, eve dönerken eski köprünün yanından geçerken ağlama sesi duydum. İlk başta rüzgar sandım, ama hayır, açıkça bir çocuğun hıçkırıklarıydı.

Köprünün altına indim, baktımküçük bir kız çocuğu oturuyor, üstü başı çamur içinde, elbisesi ıslak ve yırtık, gözleri korku dolu. Beni görünce sustu, sadece titriyordu, bir kavak yaprağı gibi.

‘Kimin kızısın sen?’ diye usulca sordum, daha fazla korkutmamak için.

Cevap vermedi, sadece gözlerini kırpıştırdı. Dudakları soğuktan morarmış, elleri kıpkırmızı ve şişmişti.

‘Donmuşsun,’ dedim kendi kendime. ‘Hadi, seni eve götüreyim, ısınır

Rate article
Lifequest
— Hanno Hanım, kızın okumaya devam etmesi lazım. Böyle parlak zekalar her zaman karşımıza çıkmaz. Özellikle dillere ve edebiyata karşı olağanüstü bir yeteneği var. Yazdıklarını bir görmeliydiniz!