Bugün, tam on yıl oldu Sarahnın gidişinin üzerinden. Hatırlıyorum da, o yağmurlu sabah, pencereden süzülen ince damlalar, mütevazı evimizin camlarını tıklatıyordu. James Carter değildim artık, adım Ahmet Yılmazdı. Dört eşit olmayan kaseye mısır gevreği koyarken, Sarah -artık onun adı Aylindi- kapıda belirdi. Bir elinde bavul, diğerinde ise suskunluğu vardı; her kelimeden daha ağır bir sessizlik.
“Devam edemiyorum,” dedi yavaşça.
Mutfakta başımı kaldırdım, “Neye devam edemiyorsun?” diye sordum.
Gözlerini koridora çevirdi, çocukların kahkahaları ve çığlıkları oyun odasından geliyordu. “Buna. Bezler, bitmeyen gürültü, kirli tabaklar… Her gün aynı rutin. Kendimi bu hayatta boğuluyor gibi hissediyorum.”
Yüreğime bir ağırlık çöktü. “Onlar senin çocukların, Aylin.”
Hızla göz kırptı, öfkeyle: “Biliyorum, ama artık anne olmak istemiyorum. En azından böyle değil. Nefes almak istiyorum.”
Kapı ardına kadar çarpıldı, her şeyi paramparça etti.
Ben donup kaldım, mısır gevreğinin sütle buluşma sesi kulaklarımda yankılandı. Beş küçük yüz, şaşkınlık ve merakla bana baktı.
“Anne nerede?” diye sordu en büyükleri, artık adı Elifti.
Diz çöktüm, kollarımı açtım: “Gelin buraya, çocuklarım.”
Böylece zorlu bir yol başladı.
İlk yıllar kolay değildi. Lisede fen öğretmeni olarak çalışırken, işimi bıraktım, gece kuryeliği yapmaya başladım ki gündüz çocuklarla ilgilenebileyim. Saç örmeyi, öğle yemeği hazÖğrenmeyi, kabusları yatıştırmayı ve her kuruşu dikkatle hesaplamayı öğrendim, ta ki bugün, Aylin’in dönüşüyle geçmişin gölgesi silinene dek.




