Tatiana İvanovna, soğuk ve rutubet kokan evinde, uzun zamandır elden geçirilmemiş dağınıklığın ortasında, ama yine de her şeyin tanıdık ve özlem dolu olduğu bir şekilde oturuyordu.

Elif Necla, eski, nemli kulübesinde oturuyordu; tozlu duvarlar hiç temizlenmemişti, ama burası onun evi, onun hâkimiydi. Yorgunluk, endişe ve keder onu boğmuş, nereden başlayacağını bilemez haldeydi.
İçindeki kırgınlık kalbini sıkıyor, gözyaşı kalmamıştı; bütün gün ağlamış, sonunda susmuştu.
“Bu duvarlar beni iyileştirir,” diye düşündü, zamanla ruhunun düzelmesini umut etti.
Kalıp bir palto ve kalın bir bere içinde, elleri ve ayakları hâlâ titriyordu. Başını masaya koydu ve hayatını gözden geçirmeye başladı.

En değerli varlığı, kızı Zeynep’ti. Zeynep doğuştan hastaydı; kocası sürekli “Bu kız bir yük, gece uyuyamıyor, ilaçla boğuluyor, sana sağlıklı bir çocuk doğur!” derdi. Zeynep’i sekiz ay kadar hamile kalmadan doğurabilmişti; kırk iki yaşında hamile kalıp dünyaya getirdi, ama iki kez erken doğumla kaybettiği çocukları yüzünden kadınlık mutluluğu artık ona yabancıydı.

Kısa bir sürede kocası başka bir köye taşındı, yeni bir eş edindi, bir erkek çocuğu oldu ve Zeynep’ten konuşmak bile istemedi.

Zeynep büyüdükçe güçlü, daha güzel bir genç kız haline geldi; annesi fark etmeden kızı artık yetişkin bir kadın olmuştu. Kadın, köydeki tarımsal kooperatifte sorumlulukla çalışıyor, tek başına ev işlerini yürütmekte zorlanıyordu. Kızını yanına alıyordu ama kocanın yokluğu köy hayatını çetin kılmıştı. Annesiyle birlikte yaşıyor, zamanla kayınvalidesi de evlerine geldi; yalnız kalınca dayanması imkânsızdı. Bir dul, Elif Neclaya evlenmek istedi, ama o kızı karşısında utanıyordu; evli, bir çocuğu olmuş bir kadın zaten Zeynep için her şeyi göze almıştı. Kayınvalidesi artık yataktan kalkamıyor, bir yandan ilaç istiyor, bir yandan da başka bir yana dönmesini istiyordu.

Zeynep eğitimini tamamladı, iyi bir adamla tanıştı, aşkla evlendi. İki yıl sonra kızları Aylin dünyaya geldi.
Zeynep evde oturmak istemiyor, para da ihtiyacı var, ipotek hâlâ devam ediyordu. Annesine yalvardı:
“Anneciğim, lütfen bizim yanımıza gel; hem sen mutlu olursun, hem de bize yardımcı olursun. Büyükanneler öldü, sensiz yalnız kalacaksın.”
Annesi cevap verdi: “Hayır, Zeynep, bir ineğim, yaşlı bir kedim, bir bahçem var; evimi nasıl bırakayım?”
“İneği sat, sütü az veriyor, kediyi komşumuz Nuran alır; bir hafta içinde seni bekliyoruz!” dedi Zeynep.

Annesi, tek çocuğu, kızı, torunları ve komşusunun yardımıyla ineği ve kediyi sattı, yeni bir eve taşındı. Zeynep ve eşi işten geç saatlere kadar çalışıyor, Elif Necla torunuyla yürüyüşe çıkıyor, ona yemek hazırlıyor, akşam yemeğini bile hazırlıyordu.

Aylin annesine çok benziyordu; büyükannenin ruhu içinde hiç eksik kalmıyordu; günler ve geceler birlikte geçiyordu, neyse ki kız neredeyse hiç hastalanmıyordu.

Dört yaşına geldiğinde Zeynep, Aylin’i anaokuluna gönderdi; çocuğun sosyalleşip gelişmesi gerekiyordu. Ancak annesine karşı tutumu birden değişti; damadı sürekli şikayet eder, Zeynep anneyle sık sık kavga eder, büyükannenin kızını şımartmasıyla çocuktan uzaklaşıp gözyaşlarıyla okula gitti, annesinden çok büyüğünü sevdi.

Elif Necla çaresizce dolaşıyor, neyin yanlış olduğunu anlayamıyordu, ama çocuğundan duydukları karşısında yıkıldı:
“Anne, artık bize ihtiyacımız yok, evine dön. Aylin okula gidiyor, ipotekimizi ödedik, iki odalı dairemiz çok dar, senin de daha iyi olacağını düşünüyorum.”

İçinde bir çöküş, ölüm gibi bir his vardı; böyle bir sözü annesine söyleyebilecek mi? Az bir eşya toplayıp otobüse yetişti; sadece gözyaşını tutmak istiyordu. Aylin arkada yürüyerek “Büyükanne, birlikte dışarı çıkalım” diye fısıldadı.

Damadı, Elif Neclayı otogara bırakıp sessizce indi; bir veda bile etmedi. Kız, mutfağa girmedi; sevgi dolu bir kalp bile gördüğü gibi görmüyordu, belki de içten içe ağlıyordu, annesinin gözyaşlarını görmemeyi umuyordu.

Yağmur, sokağı ıslatırken havayı daha da soğuk yapmıştı. Elif Necla, bir rüyanın içinde, kaba bir ses ve küfürler duydu. Kapıyı çalan komşusu içeri girdi:
“Ah, Elif! Evini gasp etmeye karar vermişler sanmıştım. Merhaba! Neden karanlıkta oturuyorsun? Hadi kalk, bize gel. Nadirem, ben pancake yapıyorum, otur, konuşalım, yıllardır görüşmedik.”

Komşu, Elif Neclayı elle tutarak, hayatının hikayelerini anlattı:
“Torunlarım okula gidiyor, iyi notlar alıyor, oyun oynamıyor. Senin ineğin bu yıl bir buzağı doğurdu, fabrikaya vermeyi düşündük. Gördüğün gibi çok güzel, satma, al kendine.”

Çocuklar, Elif Neclayı sevgiyle karşıladı, kediyi getirip, “Musa”yu tanıttı; kedi mırlamaya başladı, sahibini tanıdı.

Gözlerinden sevinç yaşları süzüldü; artık yalnız değildi, köy hayatı, büyük bir ailenin neşeli anılarını dinliyordu. Kimse neden geri döndüğünü, ne zaman geleceğini sormadı.

Komşusunun oğlu, akşam yemeğinden sonra dedi:
“Evin büyük, teyze Elif, burada kal, vazgeçme. Çatıyı tamir ederim, odun getiririm, ocak ve bacayı temizlerim. Eğer istersen, evini burada yenileyebiliriz; belki kalmak istersin.”

Zayıf ama gülümseyen bir yaşlı kadın oturmuş, içi insanlık sevgiyle ısındı.

Böylece Elif Necla, Kavaklı köyünün yeni bir parçası oldu; hayatı yeniden umutla çalkalanıyordu.

Rate article
Lifequest
Tatiana İvanovna, soğuk ve rutubet kokan evinde, uzun zamandır elden geçirilmemiş dağınıklığın ortasında, ama yine de her şeyin tanıdık ve özlem dolu olduğu bir şekilde oturuyordu.