Yılbaşı akşamı oğlu Mertin evinde otururken, gözlerim bana dönüp Bu yıl yılbaşı sadece yakınımızdaki aileyle, sensiz daha iyi olur, dedi. Şaşkınlığım hâlâ çöküşteyken, herkes kadehlerini kaldırdığında telefonum bilinmeyen bir numaradan çaldı ve sıcak sessizliği delip geçen bir ses duyuldu:
Eve hemen dönmen lazım.
Kim olduğunu sorunca, kişi tek bir kelimeyle, kararlı bir ciddiyetle, Bana güven ve şimdi git, dedi ve aniden kapattı.
O an masadan kalktım, mesajın tedirgin edici aciliyeti görgülerimi aştı. Evime döndüğümde, neler olduğunu anlamak fiziki bir şoktu.
Geçen yıl, sessiz bir öğleden sonra telefonun tiz çaldı; oğlu Mertin soğuk, uzak bir sesle aradığı andı. Anne, bu yıl yılbaşı sadece en yakınımızla, sen olmadan, dedi. Kelimeler bir taş gibi mideme çarptı. Ben, eski deri koltuğumda bir an için donup kaldım; pencereden süzülen renkli yılbaşı ışıkları bir anda yalnızlığımı alay ediyormuş gibi ışıldadı.
Ama oğlum, hep Ne oldu? Bir hata mı yaptım? diye sordum.
Hiçbir şey olmadı, diye cevapladı soğuk bir kesinlikle. Sadece sakin bir tatil istiyorum. Vildan tam da bu kararda benimle.
Vildan, her yıl hindi kemiğini saklayan gelin, geçen ay kayınpeder Mehmetin özel dolma tarifini soran kızım. Telefonu kapattıktan sonra uzun bir sessizlik içinde oturdum; gözlerim dışarıdaki kar tanelerine bakarken, saat sekizde çalan büyük saat çanları oğlumun sesindeki kesinliği vurguladı. Pencereden dışarıya ağır kar taneleri düşmeye başladı; komşu evler sarı sarı ışıklarla aydınlanmış, aileler sıcak sofralar etrafında toplanmıştı.
Ne yaptım ki beni üzdüm? diye fısıldadım camın soğuk yansımasına. Parmaklarımla buharlaşan camda anlamsız desenler çizerken, Mertle geçen ayların her anısını tekrarladım. Gelenekleri fazla zorlamış mıydım? Mehmetin anılarını korumak için çabalarken aşırı mı ısrarcaydım?
Kar taneleri sokak lambalarının altın ışığında dans ederken, çocuklukta Mertin pencereye burun basıp kar tanelerini saydığı, baba, bana kış maceraları oku diye yalvardığı anılar gözümün önünden geçti. Şimdi o çocuk soğuk bir yabancı gibiydi.
Gece yavaşça uzadı; ateş tamamen söndü, geriye sadece soğuk kül ve hafif yanmış meşe kokusu kaldı. Mutfakta, yemeye niyetli bir çorba konserve ısıtmaya çalışırken, aklım Mertin sesine dönüp hiçbir ipucu bulamadığım bir şey aradı. Eski telefon rehberine bakmaya karar verdim; belki son bir kez arayıp bir özür söyleyebilirim. Çekmeceden sarı sayfaları çekerken, içinde bir başka nesne kaydı: Mehmetin eski fotoğraf albümü.
Elim titredi; albümün kapağını açtım. İlk sayfada beş yaşındaki Mert, masanın altında bir ahşap uçak tutuyordu; bir sonraki sayfada Mehmet, un tozunu saçına serpmiş, şeker kurabiyesi hamurunu yoğururken kahkaha atıyordu. Üçüncü fotoğrafta Mehmet, bebek Merti göğsüne bastırmış, ben de iki çocuğumla ona sarılmıştık; gülümseyen bir aileydi.
On beş yıl önceki bir yılbaşı sabahını hatırladım; Mert süpermen pijamalarıyla koşar, Mehmet tarçınlı rulolarını yapar, ben de onun heyecanını taklit edermişim. Ne zaman o mucize kayboldu? O an, Ne zaman birinin kalbinde bir şeyler ölecek? diye sordum kendime.
Sayfaları çevirirken, her fotoğraf bir bıçak gibi karnıma saplandı. Beş yıl önceki Mehmetin son yılbaşı, kanser elini zayıflatmıştı ama hâlâ hediye paketlerini tek başına sarıyordu. Mert, o yıl daha az ziyaret eder, iş bahanelerini uydururdu.
Umut, aileyi bir arada tut, diye fısıldadı Mehmet, morfin etkisi altındayken. Söz ver ki Robertla aradaki boşluğu asla büyütme. Ben de ona söz verdim. Peki, o sözü ne kadar tutabildim?
Mikrodalga çaldı, ama ben artık hiçbir şey duymadım; sadece o anların donmuş görüntüsü kalmıştı. Albümü özenle kapattım, Mehmetin gülümseyen fotoğrafını pencere kenarına koydum, sabah uyanınca ilk gördüğüm şey olsun diye.
O gece, yataktan kalktığımda, Mehmetin yan yatağı boş ve yankılıydı. Şimdi o kış gecesindeki eksik bir ses gibi hissediyordum.
Sabah ışığı yarı kapalı perdelerden süzülürken, kahvaltı masamın üzerindeki gazete ve soğuyan yulaf ezmesi yan yana duruyordu; her gün olduğu gibi ölüm ilanlarını inceliyordum. Telefonun çalması bir kez daha ortamı deldi; numara Mertdi.
Anne, dedi, sesinde bir gerginlik. Dün geceki aram için özür dilerim. Tamamen hatalıydım.
Rahatlama dalgası öyle hızlı geldi ki, masanın kenarına tutunarak dengemi sağlamak zorunda kaldım.
Oğlum, seni duyduğuma çok sevindim. Gerçekten korktum, bir şey yaptım mı?
Hayır anne, hiç bir şey yanlış yapmadın. Sadece iş stresindeydim ve yanlış kişiye yönelttim. Vildan bana aile geleneklerinin ne kadar önemli olduğunu hatırlattı. Yılbaşı yemeğine gelmeni istiyoruz.
Tabii ki geleceğim, diye bağırdım, içinde bir şampanya patlaması gibi. Babanın meşhur hindi tarifini yapacağım, kızılcık sosu da beraber.
Harika. Her zaman yaptığın gibi getir, dedi. Bir an sessizleşti.
Vildan gerçekten heyecanlı, devam etti Mert. Çocuklar büyüyünce torunlarından daha çok masal istemişti.
Robert, ne kadar çabuk fikrini değiştirirsin? Dün kesin bir karar vermiştin, diye sordum.
Yanlışımı fark ettim, hepsi bu, dedi, soruma tırnaklanarak. Şimdi gitmem lazım. İş çağırıyor, yılbaşı öğleden sonra buluşuruz.
Biraz daha konuşabilir miyiz? dedim.
Seni seviyorum anne, yakında görüşürüz.
Arama aniden koptu; telefonu tutarken, gerçeküstü bir sevinç damarlarımı doldurdu. Yılbaşı kurtulmuştu; aile yeniden bir araya gelmişti. Ancak sessizliğin içinde bir şüphe serpildi; Mertin sesinde bir şey eksikti. Sözcükler doğru, özür yerinde, ama ton hâlâ yapay ve mekanik geliyordu.
Mutfak penceresinden dışarıya baktım; dün geceki beklenmedik kar, bahçeyi bembeyaz bir cennete dönüştürmüştü. Mahallenin çocukları kocaman bir kardan adam inşa ediyordu; sesleri bir normal Aralık sabahının huzurlu melodisi gibiydi.
Belki fazla düşünüyorum, fısıldadım Mehmetin anısını hatırlayarak, bulaşıkları yıkarken, çamaşırları sıralarken. Şüphe büyüdü; Mert, derin bir sohbetten kaçınmış, telefon çaldığında hemen kapatmıştı.
Vildan bana aile geleneklerinin ne kadar önemli olduğunu hatırlattı, diye tekrarladı aklımda. O zaman Vildan neden bu kadar vurguluyor? Neden bu kadar açıklayıcı bir şekilde bana izin veriyor, sanki annemi davet etmesi bir izin gibi?
Üç gün boyunca, enerji dolu bir kararlılıkla ilerledim. 22 Aralık’ta, alışılmış bir enerjiyle kahve yaparken, yeni yıl menüsü ve kapsamlı bir market listesi hazırladım; her kalemi iki kez kontrol ettim.
Hindi, kızılcık sosu, Mehmetin dolması, diye mırıldandım, kalemi masaya vururken. Her şey mükemmel olmalıydı; bu, aile geleneklerinin hâlâ derin bir anlam taşıdığını kanıtlayacaktı.
İstanbulun Kadıköy sokaklarındaki kasap dükkanında, en iyi hindiyi talep ettim. Yirmi iki kilogramlık hindi, derin bir dergide parlayan bir reklam gibi göz kamaştırıyordu. Fiyatını tam olarak ödedim, pazarlık ettim mi? Hayır, çünkü aklımda sadece Mertin evinde bir anıt gibi duracak o hindi vardı.
23 Aralıkta büyük alışveriş merkezine gittim; kalabalık içinde bir model uçak seti aldım, Durunun gözüne çarptı; ahşap uçak eski bir fotoğraftaki gibi. Sarahya renkli bir resim seti aldım; renkli kalemler bir gökkuşağı gibi kutu içinde duruyordu.
O gece, bahçedeki kış bahçesinden taze otlar topladım; Mehmetin el yazısıyla yazılmış tarifin bir fotoğrafını pencerenin yanına koydum, sarımsak, biberiye, zeytinyağı ve bir damla beyaz şarapla gizli bir karışım hazırladım.
Mehmet, doğru hatırlıyor muyum? diye fısıldadım fotoğrafına. Marinadı hindi derisinin altına nazikçe sürerken, eski bir ritüelin içinde olduğumu hissettim.
Sabah Yılbaşı, soğuk ve gri, ama ruhum beklenmedik bir neşeyle doluydu. Çocukların hediyelerini askeri bir hassasiyetle sardım, köşeleri mükemmel bir şekilde katladım, kurdela bağladım. En sevdiğim yeni yıl gömleği ütülendi, parfüm sıkıldı; duvarıma bir zırh gibi giydim.
Akşam olduğunda, bir huzursuzluk dalgası içinde Mertin kesinleşmemiş bir araması aklıma geldi. Çocukların ne zaman gelmesi gerektiği, şarap getirip getirmeyeceğim, alerjileri hatırlamama dair endişeler bir bir yükseldi.
Komşum Frank Güneş, pencereden içeri bakıp Umut, yarın için büyük planların var mı? diye sordu.
Yılbaşı yemeği Mertte, dedim. Belki çok çabuk oluyor, gerçek bir aile olacağız.
Frank, kaşlarını kaldırarak bir kez başını salladı. Harika haber, hak ettiğin mutluluğu bulacaksın.
Yılbaşı gecesi, yatağa uzandığımda, hindinin buzdolabında rahatça durduğunu, hediyelerin kapının önünde beklediğini düşündüm; tek eksik, kalbimde çarpan bir heyecan dalgasıydı.
Gece yarısı telefon bir kez daha çaldı; ekranda Bilinmeyen Numara parladı.
Eve hemen dön, dedi bir ses, keskin bir bıçak gibi.
Kim bu? diye sordum, sesim titrek.
Senin için önemli değil, şimdi git, diye yanıtladı.
Elim telefonu sıkıca kavradı; arka planda Durunun model uçağının motor sesi duyuluyordu. Güven bana ve şimdi git, tekrar etti ses, bir kelebek kanadının çırpıntısı gibi. Ardından satır satır kesildi.
Telefonun ekranına bakarken, yansıyan yüzümde yaşlanmış bir endişe belirdi; gözlerimin etrafındaki kırışıklıklar derinleşmişti. Ne oluyor? diye bağırdım içimde.
Mutfakta, Hindinin kokusu, çocuğun neşeli sesleri bir anda uçuruma düşen bir rüyanın içinde yankılandı.
Anne, burada misin? diye Mertin sesi kapıdan geldi, endişeli.
Bir dakika, dedim, sesim artık bir çelik gibi titredi.
Derin bir nefes aldım, Şimdi evime dönmem gerekiyor, dedim, bir acil durum var.
Oda bir anda sessizliğe büründü; Durunun model uçağı hâlâ havada süzülüyordu.
Ne tür bir acil durum? diye sordu Vildan, bir çamaşır havlusunu tutmuş, gözleri korkuyla karışık.
Henüz ayrıntı yok, sadece birinin bana gitmemi söyledi.
Mert bir anda ayağa kalktı, yüzü karışık bir kaygı ve sahte bir endişeyle dondu. Kim aradı? Neden açıklamıyor?
Ben onun gözlerine baktım, derin bir boşluk ve gizli bir gerilim gördüm.
Gitmeliyim, dedim, çocukları öperek vedalaştım. Görüşmek üzere, güzel bir akşam geçirdiniz.
Dışarı çıktım; kar, arabamın farlarının altında parıldadı, evin ışıkları birer yıldız gibi titredi. Şehir sokakları sessiz, yılbaşı süsleri birer soğuk yıldız gibi yanıyordu.
Aracımı hızlandırdım, kalbim bir çan gibi çaldı; Güven bana ve şimdi git, sesi kulağımda çınlıyordu. 200.000 TL değerinde bir tehlike, bir kumanda gibi beni yönlendiriyordu.
Sokak lambalarının altına çarparken, bir an çaldı: Eğer bir şey olursa, ben buradayım, diyordu bir ses, bir telefon hattı gibi.
Bir geceyarısı çığlığı gibi, Ne kadar? diye sordu bir polis memuru, İki milyon iki yüz otuz bin TL? diyerek.
Ben, çalan kristal gibi bir çatı altında, kırık bir camın önünde, Alper Çelik adlı eski bir dostun çalınmış belgelerini, Mehmetin vasiyetini, Boeing hisse senetlerini saklayan bir çuvalı gördüm.
Alper, ne yaptın? diye bağırdAlper, ellerindeki kağıtları yere atıp gözyaşları içinde Ben sadece aileyi kurtarmak istedim; şimdi her şey bir rüyadan başka bir şey değil dedi.




