15 Aralık 2025 İstanbul
Bugün evime dönerken geçen Cuma akşamı ciddi bir trafik kazası geçirdim. Ambulansın içindeki soğuk ışıklar hâlâ gözümde. Bilincim yerinde değilken, göğsümde üç kırık kaburga, kısmen çökük sol akciğer ve iç kanama vardı. Hastane telefon ettiğinde oğlum Ahmetin sesini duyamamıştım; o an için ben bilinçsizdim. Tıkanmış bir borudan su akması gibi, bir hemşire sonunda Ahmet, hastanız kritiktir, acil ameliyat gerekiyor dedi.
Şunu bilmeni isterim: yetmiş üç yaşındayım. Bir eşimi gömdüm, tek başıma bir çocuğu büyüttüm, meme kanseriyle mücadele ettim ve ay sonuna kadar uzamayan bir maaşla ayakta kalmayı öğrendim. Kırık kalbimi neyin daha da kırdığını sanmıştım. Yanılmıştım.
Şimdi bir şey sormak istiyorum. Şu anda nerede oturuyorsun? Saat kaç? İş yerinde mi dinliyorsun? Gece geç saatlerde mi uykusuz mu? Sabah işe gideli mi? Bana nereden ve ne zaman okuduğunu söyle. Eğer bu hikâye sana dokunduysa, beğen butonuna bas ve takip et; anlatacaklarım duyulmalı, hatırlanmalı.
Hastane odasına geri dönelim. İlk duyduğum bir bip sesi, sürekli, durmaksızın çalan bir melodi gibiydi. Hemen ardından gelen antiseptik ve temizlik deterjanının bir karışımı burnuma doldu; buradasın, ciddiyiz diyordu. Gözlerim tutulmuştu, kapalı gibi hissediyordu. Kendimi zorla açtığımda üzerimdeki floresan ışık bir fener gibi parladı.
Her şey ağrıyordu. Kırılgan bir çığlık değil, gövdeyi saran derin bir sızıydı. Göğsüm sıkışmış, sol kolum zonkluyor, karın civarında bir çekme hissi vardı. Kendi ağırlığımı hafifletmek istediğimde, kaburgalarımda bir ateş kıvılcımı çaktı.
Üstümde genç bir kadın, beyaz önlüğünde, koyu saçları topuz olmuş, gözleri yorgun ama şefkatliydi.
Hanımefendi, dedi yumuşak bir sesle. Hanımefendi, beni duyabiliyor musunuz?
Sesim kurumuş, boğazım kağıt gibi kuruyordu. Bir çığlık bile çıkaramadım. O, bir süngerle ıslatılmış bir bardak suyu dudaklarıma sürdü.
Şimdilik konuşmaya çalışmayın. Çok şey yaşadınız. Dün akşam bir trafik kazası geçirdiniz. hatırlıyor musunuz?
Kabul eder gibi başımı salladım.
Şu an Şişli Devlet Hastanesindesiniz. Ambulansla getirildiniz. ciddi yaralanmalarınız var: üç kırık kaburga, iç kanama, kısmen çökük akciğer. Acil ameliyat gerekiyordu.
Ameliyat kelimesi kulağımda ağır bir çan gibi çaldı. Onay verme sürecini hatırlamıyorum; hava yastığı patlamasından sonra dünya dönerken hiçbir şey hatırlamıyor gibiydim.
Hemen acil iletişim kişinizi aramaya çalıştık, dedi hemşire, sesinde bir titreme fark ettim. Oğlunuz Ahmet, doğru mu?
Başımı bir kez daha salladım. Ahmet, tek çocuğum, babamın ölümünden sonra tek başıma büyüttüğüm genç adam, her Pazar sesimizi duymak için arardı ama nadiren cevap verirdi. Aile toplantılarını kaçırır, meşgul ve bir türlü zaman bulamazdı.
Hanımefendi, sakin olun lütfen. Hayati belirtileriniz stabil, dinlenmeniz gerekiyor.
Kalp atışım hızlandı, monitörün sesi yükseldi.
Ne oldu? fısıldadım.
Hemşire çekindi, ardından sandalyeyi yakına çekip oturdu.
Gelince kritik durumdaydınız. Doktorlar, kanamayı durdurmak ve akciğeri yeniden şişirmek için hemen ameliyat gerektiğini belirtti. Fakat bilinçsiz olduğunuz için yakınınızdaki kişi onay vermeliydi.
Ahmet, diye mırıldandım.
Evet, personel ona defalarca telefon etti, durumu anlattı, geceyi atlatamazsam haber vermemi istedim diye söylemişti.
Hemşire gözlerini bana dikti, bir an için suskunluğa büründük. O an, Eğer ölürsen beni ara. Bu gece evrak işleriyle uğraşmayacağım dediği sözler kulaklarımda çınladı.
Odanın tek bir sesini dinleyebilir miyim diye düşündüm: Bu bir şaka mı?
Ahmet bir Thanksgiving partisi düzenliyor, o gece toplantı yapıyor, hastaneye gelmeyi reddediyor, evrak imzasını da reddediyor diye devam etti.
Bütün bu kelimeler göğsümde bir çöküş gibi hissettirdi. Ahmet, benim tek çocuğum, uykusuz gecelerde bana ninni söyleyen, üniversiteden mezun olduğunda iki işte iki evde iki çocuğu eve getirmeye çalışırken ben ona bir ekmek dilimi, bir çorba, bir sıcak çay veriyordum. Artık bana sadece bir partiyi kaçırabildi.
Sen gerçekten bağırmak istiyorum, diye mırıldandım. Nasıl? Nasıl buradayım? Ameliyat nasıl gerçekleşti?
Hemşire yumuşadı.
Başka birisi imzaladı, dedi.
Kim?
Jale Demir, diye okudu, bir an için dünyam sallandı.
Jale bir zamanlar genç, aç bir çocuktan, sokak kenarındaki bir çorba kasabasıyla tanıştığım biriydi. Ben onun ilk yemek verdiğim, güven verdiğim, umut aşıladığım kişiydim. Artık o adam, adını hayriyle anımsatan bir baba gibi geldi.
Jale, Siz bir hastane odasındasınız, ben sizinle iletişime geçmek için bir telefon numarası bıraktı, siz uyanınca hemen aramamı ister misiniz? diye sordu.
Ben Evet dedim.
Bu, bir yolda yürürken bir dostun elini sıkar gibi bir şeydi.
Şimdi, o anı geri getirelim.
Şöyle bir akşamüstüydü: İstanbulun yoğun trafiği, karanlık gökyüzü, yağmurun henüz başlamadığı bir yol. Evin yanındaki otoparkta iki kutu kabak tatlısı, bir kavanoz sarı mercimekli bir pilav vardı. Radyo, Kahraman Yılmaz adlı bir şarkıyı çalıyordu; ben sadece içinde bulunduğum anı, gelecek kaygılarını dinliyordum.
Annemin gelince bir şey eksik kalmaz mı? diye düşündüm. Baharın çiçekleri gibi, bir şey eksik olduğunda hatırı sayılmaz.
Bir kamyonun farları aniden ışıldadı, aniden fren yaptım. Bir anda bir çarpışma, metal şakıması, cam patlaması ve beni göğüs kafesinde bir çekiç vurdu. Hava yastığı patladı, kulaklarım çınladı.
Yardım ekipleri çığlık, Hanımefendi, duyuyor musunuz? Hareketsiz kalın!
Ve ben, Olmaz diye içimde bir çığlık attım, ama bedenim beni dinlemedi.
Hastane odasına getirildim, makinelerin uğultusu, ışıkların yanışı bir tılsım gibi.
Bu gece, hayatımın bir dönüm noktasıydı.
Şimdi, bu günlüğe yazıyorum çünkü bir şey öğrenmek istiyorum:
Aile her zaman kan bağıyla ölçülmez. Sevgi, koşulsuzlukla ölçülmez. Önemli olan, senin yanında gerçekten duran insanlardır. Ahmet, bir akşam partisini bir hayatın üstüne koydu; Jale, yıllar önce paylaştığım bir ekmeği hatırlayıp gelen bir kurtarıcı oldu.
Gerçek intikam, birine acı vermek değil, kendi hayatını yeniden inşa etmektir. Kendi değerini, başkalarının ilgisizliğiyle ölçmek yerine, kendinle barış içinde yürümektir.
Bugün, 73 yaşındayım ve bir kez daha anlıyorum ki:
*Kendi değerini başkalarının davranışıyla ölçme.*
*Yalnızca senin seni gerçekten gören, seninle birlikte yürüyen insanları seç.*
*Geçmişteki yaraları, seni tanımlamaz; senin bugün alacağın kararlar belirler.*
Bu satırları okuyan sen de eğer bir aile ağacı dallanıp kopmuşsa, bir dost eli uzatın, bir dost edin. Ve en çok, kendine izin ver; hayatına huzur getirecek bir yol seç.
Bu benim günlüğüm, benim dersim. İyi geceler.




