Girişte kutulardan dolayı yer daralmıştı. Kerem, ter içinde kızarmış bir halde, bir birini tavandan aşağıya kaydırıyordu. Toz, kel başına gri bir çiy gibi çöküyordu.
Bunca şeyi saklamak neye yarar? Hepsi çöp, diye homurdandı Kerem, sallanan merdivenin basamağından indiğinde.
Bu çöp değil, sessiz ama kararlı bir sesle yanıtladı İlayda. O, eski bir bavulu yerden topluyor, içini kağıtlarla dolduruyordu. Bu hatıra.
Hatıra, kıkırdadı Kerem. Bu hatıra yüzünden sırtım düşecek. Bir yıl içinde yine atarsın zaten. Yer yok.
İlayda suskun kaldı. Parmakları, yıpranmış deri kapaklı eski bir albümün üstünde kaydı ve kapağını açtı.
Bak, dedi, Kerem’in homurdasını duymazmış gibi. İlk sınıf. Hatırlıyor musun?
Kerem isteksizce yaklaştı. Sararmış bir fotoğrafta, beyaz kurdele takmış bir kız güneşte göz kırpıyordu.
Hatırlıyorum, mırıldandı, ses tonu biraz yumuşak. O zaman önlüğün iğnelediğini ağlamıştın.
Şu da devam etti bir gençlik kampı…
Çamlıca Yaz Kampı, Kerem omzunun üzerinden baktı. Oradan getirdiğin o deniz kabuğu hâlâ bir yerlerde yatıyor.
Kerem kutuları karıştırmaya devam etti, ama artık eskisi kadar hevesli değildi. İlayda bir sayfa bir sayfa çeviriyordu. Gençlik, üniversite, düğün Kerem, hayal edilemeyecek kadar geniş bir smokin içinde, o da dantel bir gelinlik içinde. Genç, pütürsüz, mutlu. Gülümseyerek fotoğraf makinesine bakıyorlardı, yirmi yıl sonra bu dar dairenin, Kerem’in sürekli homurdasının ve onun, romantizmin hâlâ bir kağıt parçasında kaldığını düşünmesinin farkında değillerdi.
Dikkat et! aniden bağırdı İlayda.
Kerem omzuna çarptığı ince bir karton kutu patladı ve içindekiler yere döküldü. Homurdanıp kitapları toplarken, İlayda linolyumdan kadifeli bir kutu kaldırdı. Kapağını hafifçe araladı.
İçinde pamuk üstünde Çamlıca kampından alınmış o deniz kabuğu, birkaç soluklaşmış rozet, kurumuş bir mimoza dalı ve dört kez katlanmış bir okul defteri yaprağı vardı.
Bu da ne? Kerem, temizlik işini bitirince sordu.
İlayda yaprağı açtı. Çocukça ama özenli bir yazı şu satırları taşıyordu: Hayaller Listem. 1. Doktor olmak. 2. Gitar çalmak. 3. Parise gitmek. 4. Büyük bir aşkla evlenmek.
Sessizce yaprağı Kereme uzattı. O, göz gezdirdi, hafifledi, sonra homurdadı:
Doktorluk olmadı. Gitar da çalmıyorsun. Parise de koşmuyorsun Aşk konusunda ise sözü boğuklaştı, belini ovuşturdu. Doktor olamadın, ama sırtım artık bir yaşlı gibi ağrıyor. Tüm bu arşivlerin yüzünden.
İlayda yaprağı Keremin ellerinden aldı, dört numaralı maddeye baktı, sonra kocasına. Yorgun, tozlanmış yüzüne, az önce ağır kutuları taşıyan ellerine odaklandı.
Büyük bir aşkla evlenmek, Kerem, sürekli romantik olmak demek değil. Demek ki kocanın sırtı ağrıdığında, eşinin ona masaj yapması ve o da bulaşıkları yıkıyor. dedi.
Yaprağı dikkatle katladı, kutuya geri koydu ve kapağını kapattı.
Tamam, içini çeken bir sesle ekledi. Belki de haklısın. Bu kısmı gerçekten ayıklayabiliriz.
Kutuyu en değerli kalacak, asla atılmayacak şeyler arasında bir kenara bıraktı. Sonra Kereme yaklaştı, ona sarıldı ve dikenli sakalıyla yanaklarını buluşturdu.
Teşekkür ederim, fısıldadı. Her şey için.
Kerem önce şaşkınlıkla durdu, ardından utangaç bir şekilde saçlarını okşadı.
Ah, ne demişsin… Sırtıma hâlâ dokunacak mısın? diye mırıldandı. Belki bir masaj yaparsın bir gün.
Hatırlıyorum, İlayda gülümsedi, omzuna yaslanarak.
Paris ve gitara dair hayaller artık solmuş, sararmış bir kağıt parçasında kalmıştı. Ama şu an, tozlu ve dar girişte, hayaller yerine yaşamın kokusu vardı. O da mutluluktu. Fotoğraflara sığmayacak, albüme yapıştırılamayacak bir mutluluk. Sadece vardı ve bu yeterliydi.




