Gürkanı Bayram Sofrasından Kovdum, Artık Sabrım Kalmadı
Ahmet, çıkardın mı o şık yemek takımını? Hani şu altın yaldızlı olanı, günlükleri değil. Bir de lütfen peçeteleri kontrol et, dün özel olarak nişasta bastım, lokantadaki gibi dimdik dursunlar dedim telaşla mutfakta dönerken, saçlarımdan bir tutam yine yerinden fırlamış. Fırından elma dolgulu ördek kokusu yayılıyordu, tencerede sebzeler haşlanıyordu, dolap ise gecenin bir yarısı doğradığım salatalarla ağzına kadar doluydu.
Ahmet, yani kocam, usulca çıktı sandalyeye.
Ayşegül, bu kadar abartmaya gerek var mı? Kendi ailemiz gelecek, ne olacak ki? Gürkan, annem, bir de Zeynep hala. Onları alüminyum kaptan da doyur, yeter ki kadehleri dolu olsun diye homurdandı, eski bir kutudan Çin porselenlerini çıkarırken.
Sızlanma. Bugün bizim yıldönümümüz, on beş koca yıl. Cam gibi, narin; mükemmel olsun istiyorum. Hem sen bilirsin kardeşini. Sade tabak koyayım, Fakirleşmişsiniz der, çatlaklı olursa hijyenden anlamıyorsunuz diye laf çakar. Bari bu kez eline diline fırsat vermeyeyim.
Ahmet derin bir iç çekti, merdivenden inerken. Haklı olduğumu biliyordu. Ablamın deyimiyle çetin ceviz olan Gürkan, aslında kelimenin tam anlamıyla kabaydı. Kaba olduğunu da dürüst delikanlılık sayardı.
Ne olur bu akşam takılma, olur mu? dedi Ahmet, tabakları silerken İşinden de çıkarıldı ya, geçen ay karısı da terk etti. Huysuz köpek gibi ortalıkta dolanıyor.
Ahmet, o adamın zor dönemi kırk yıldır sürüyor. Karısı ise bence gayet akıllı bir karar verdi; canını kurtardı. Benim tahammülüm sınırda. Tek uyarıyorum: Eğer bugün de fizikle dalga geçmeye ya da maaşını aşağılamaya kalkarsa, kendimden korkarım.
Saat tam beş buçukta kapı zili çaldı. İlk önce kayınvalidem, Fatma Hanım geldi; sessiz, oğulları için bir ömür kendini harcamış bir kadın. Ardından halamız Zeynep ve eşi. Gürkan ise ritüelini bozmadı, sofra çoktan kurulmuşken ve meze soğumuşken kırk dakika gecikmeyle, bağıra çağıra, ucuz sigara ve kış kokusuyla evin içine daldı.
Geldim! Özlemişsinizdir, ben de eksik kalmayayım dedim! diye kahkahalar attı. Ne var n yok Ahmet, bu sefer hediyeyi de unutmadım ha! Al bakalım.
Avuçlarına gazeteye sarılmış bir şey tutuşturdu.
Bu ne şimdi? dedi Ahmet şaşkın.
Alet kutusu. Geçen yıl A101den aldım, senin gibi ellerinden beceri fışkıran adama lazım olur. Çekiç nerede, tornavida hangisi, sende hep kayıptır, bilirim.
Ben de sabit bir gülümsemeyle kapıdan buyur ettim.
Hoş geldin Gürkan, hadi ellerini yıka, yemek de seni bekliyor.
Beni şöyle süzdü ki, ürpermemek mümkün değil; o bakış bir kova soğuk su gibiydi.
Ooo Ayşegül! Ne giymişsin öyle! Yeni elbise mi? Poşet gibi fosforlu parlıyor. Yoksa kırışıklıkları kamufle etmek için mi? Şaka şaka! Hâlâ fena durmuyorsun valla, vücut yerinde maşallah.
Ahmet ortamı yumuşatmaya çalıştı:
Gürkan, geç içeri. Ördek soğuyacak.
Sofrada Gürkan hemen şovu ele aldı. Kadehini başkasını beklemeden tepeleme doldurup, çatalıyla hamsili salatayı dürterken başladı anlatmaya.
Kutlu olsun sizin yıldönüm, on beş yıl olmuş ha! Nasıl hâlâ boğaz boğaza yaşamadınız şaşkınım. Ben beş sene anca dayandım evliliğe. Kadınlar yapışkana benziyor: yapışıyor bırakmıyor. Şanslısın Ahmet, seninki fena pişirmiyor. Hoş… aldı ve döndürerek bakıp tadına bakınca ağız büktü biraz tuzlu olmuş, Ayşegül. Sevgilinden mi elin kaydı yoksa yaşlılıktan mı?
Kayınvalidem, Fatma Hanım hemen müdahale etti:
Gürkan, öyle deme. Gayet güzel. Şu dil salatamızı da tadar mısın? Yumuşacık.
Dil mi? patlattı kahkahayı Gürkan, Tam da Ayşegüle göre, dili uzun kadındır ya. Şaka yapıyorum canım. Eleştiri iyidir, anacığım. Böyle açık sözlü olduğum için saygı görürüm ben, herkes sever.
Sıcak yemeği sofraya yerleştirirken içimdeki öfke kabarmaya başlamıştı. Bir baktım Ahmet sanki masa örtüsüne dalmış; kaşığı elinde bembeyaz kesilmiş, abisiyle tartışmaya cesareti yok.
Boşver Ayşegül, derin bir soluk al, bu gece bitsin gitsin. Ahmet ve annesi için, katlanacaksın, dedim.
Gürkan, sen iş bulabildin mi bari? Geçen hafta bir iş görüşmesi olacaktı.
Elini sallayıp, şarabı bir kez daha doldurdu.
Sorma ya. Her yer avanak kaynıyor. Gittim, oturuyor karşıma çıtır bir herif, sanki benim oğlum yaşında. Bilgisayar bilgim var mı diye soruyor bana! Dedim ki; evlat, sen bebekken ben plaza tozu yutuyordum! Neymiş, olmazmışım… Neyse açarım kendi işimi. Biraz biriktireceğim sadece… Ha, bu arada Ahmet, senden bin lira istesem aybaşıya kadar? Tesisatta sıkıntı var evde, musluğu değişeceğim.
Elimdeki salata kasesiyle dondum.
Gürkan, geçen yaz arabayı yaptırırken senden aldığımız on bin lirayı daha vermedin, dedim çok sakin.
Gürkan birden öfkelenip saldırıya geçti:
Ooo, kasiyer devrede! Ahmet bak, görüyor musun? Senin nefesini bile kontrol ediyor hanım! Ben senden istiyorum, kadından değil. Hani aramızda, erkek erkeğe derler ya! Yoksa bu kadar mı bastı seni, abine bile el açtırmıyorsun?
Ahmet bana, sonra abisine baktı mahcupça.
Gürkan, inan elimiz çok dar bu ara. Krediyi yeni kapattık, sofra hazırladık işte…
Ooo! Bakıyorum sofra dedikleri de masal. Kırmızı havyar, karides, levrek… Zengin işi. Abine kuru ekmek çok mu, Ayşegül Hanım? Hep kendine, hep eve, hiç insaf yok. Akraba açlıktan ölse umurunda mı? Cimri misin nesin?
Gürkan oğlum, sakin ol, dedi Fatma Hanım; tabaktan börek koydu. Gel, ye; Ayşegül çok uğraştı.
Uğraştı mı… Bilirim nasıl uğraştığını. Müdürüne de böyle sabırla pişirip sunuyor mu acaba? diyerek bana göz kırptı. O kadar iğrençti ki içim sıkıştı. Terfi almışsın diye duydum Ayşegül, müdür yardımcısı olmuşsun ha? Ne marifet ettin acaba? Gözünün güzelliğinden mi, yoksa akşam mesailerinden mi?
Sofraya koca bir sessizlik çöktü. Zeynep hala dahi lokmasını unuttu. Ahmetin yüzü kızardı, başını kaldırdı.
Gürkan, yeter artık dedi çok sessizce.
Ne var ki? Gerçekleri söylüyorum, herkesin sustuğunu! Sen Ahmet, asgariyle debeleniyorsun, hanımın kariyer peşinde koşuyor. Seviyor sandın, ama acıyor sana! Eline bak, nasıl bir hallere geldin. Hanımının peşinde sabahtan akşama dolanıyorsun, hiç utanmıyor musun? Bırak artık bu işi!
Ben aniden sağlam bir sesle, ellerim titreyerek salata kasesini yerine bıraktım:
Kalk ve çık.
Gürkan sırıtıp kıkırdadı.
Ne dedin be kadın, sıcak mutfakta fazla mı kaldın sen?
Dedim ki, kalk ve çık dairemden, şimdi.
Bu, Ahmetin de evi! diye bağırdı Gürkan. Ahmet, duydun mu? Atıyor beni, abini. Konuşsan ya!
Ahmet’in gözlerinde acı vardı. Bana baktı, yüzüm bembeyaz, ama dimdik ayakta. Biliyordu ki, şimdi destek olmazsa, bu evlilik dağılır; camdan kırıklar kalır sadece.
Gürkan, çık git, dedi yalnızca.
Gürkanın çenesi düştü. Ağlayacağını, özür dileyip dikleneceğini umardım ama beklenmedik bir birlik gördü.
İkiniz de mi bana karşısınız? Anne! Görüyor musun? Kendi kanından olanı atıyorlar, bir espri yüzünden!
Bu espri değil, Gürkan masanın etrafını dolandım, kapıyı işaret ettim. Beni aşağıladın, kardeşini ezdin, evimizde, soframızda. Yiyorsun, içiyorsun, yediğin tabağa laf atıyorsun, hakaret ediyorsun. Tüm akşam seni idare ettim, on beş yıldır sabrettim aile huzuru için. Bitti. Git.
Hadi canım! Gürkan kalktı, bardağı devirince kırmızı şarap beyaz örtüyü kandan leke gibi boyadı. Kalsam ne olur, çek git be! Bu evden hayır gelmez bana artık. Ne basit insanlar, ne çakma elitlikler! Bir daha bu kapıdan geçmem!
İnşallah öyle olur, dedim. Para da sorma, ne şimdi, ne sonra. Git çalış, iş insanı!
Sinirden kıpkırmızı oldu. Sofradaki yarım kalmış rakı şişesini (iyi ki dedim içimden ziyan olmasın diye) kaptı, kapıya yürüdü.
Ahmet, bana da gününü göstereceksin ha! Kadın uğruna kardeşini sildin! Kılıbık!
Kapı öyle bir kapandı ki, salonun camında bardaklar zangırdadı.
Sessizlik bir anda eve yerleşti. Sadece saat tıkırtısı ve Fatma Hanımın soluksuz soluğu vardı. Kayınvalidem mendilini ağzına dayamış, gözleri yaş dolu.
Ayşegül, dedi titrek bir sesle, Bu kadar sert olmamalıydın. O kötü biri değil… işte, dili uzun, fazla içti.
Kayınvalideme döndüm, ellerim yine titriyordu ama belli etmemeye çalıştım.
Fatma Hanım, dedim yumuşak ve kararlı Dili uzun dediğimiz gülmekten oluyor. Kendi kardeşini rezil eden, kadın aşağılayan adama ise haysiyetsiz denir. Bir kere daha evimi lağım gibi pisletmesine izin yok. Üzülmekte özgürsünüz, o sizin oğlunuz. Ama lütfen, burada ve bu sofrada değil.
Kayınvalidem sustu. Halamız Zeynep ise çatalla tabağa vurarak ortamı dağıttı.
Ayşegül, şu ördek parmak yedirtiyor! Helal olsun, yerken ağızda dağılıyor vallahi. Aslında tam yaptığın gibi yapmalıydın. Gürkanın yerini göstermek şarttı. Düğününüzde de topuklarımı eze eze özür bile dilememişti, Ahmet, bana kadeh koy, stres oldum!
Herkesin yüzünden sanki yük indi. Ahmet, derin uykudan uyanır gibi şarabı kaptı ve içimi uzun süredir görmediğim bir minnettarlıkla, tam anlamıyla saygı ile baktı.
Özür dilerim, dedi bardakları doldururken. Keşke ben yapsaydım.
Geçti artık, dedim, Elimi elinin üstüne koydum. Yan yanayız ya, önemli olan bu. O yok artık.
Geri kalanı şaşırtıcı biçimde huzurlu geçti. Adamın olmayışı evde havası bile temizledi sanki. Sohbetler güleryüzlüydü, espriler şakalaşma tadındaydı. Kayınvalidem başta surat assa da, iki kadeh vişne likörü ve meşhur Napolyon pastamı yiyince açıldı, Zeynep hala masada türküye eşlik etti.
Millet dağılınca, yığılı bulaşık dağının ortasında ikimiz kaldık. Yorgun argın bir sandalyeye oturdum, şarap lekesine baktım.
Örtü artık çıkmaz, dedim üzüntüyle. Annemin hediyesiydi.
Ahmet arkadan sarıldı.
Örtü ne ki Ayşegül, yenisini alırız, onunu da alırız. Sen bugün… bilmiyorum kelime bulamıyorum. Olağanüstüydün. Düşünüyorum da, neden yıllardır Gürkanın bana ve sana hayatı dar etmesine izin vermişim ki? Çocukluktan alışmışım; hep o abi, o sesli, ona bir şey denmez derlerdi. Annem de Gürkana yol verin, o zordur, derdi. Ben de geri çekildim hep.
Farkındayım Ahmet. Zor bir huydan çıkmak kolay değil. Ama aile dediğin kırılgan bir cam; narin, ama güzel. Kaba biri gelip dağıtamaz. O tornavida setiyle işim olmaz.
Güldük. Bütün gece içimizi sıkan gerginlik nihayet gitti.
Ha, şu tornavidalar, dedi Ahmet, Geçen yıl da aynısının aynısını hediye etmişti. Muhtemelen geçen geldi alıp şimdi yeniden getirdi.
Bak işte, tutarlılık önemli dedim ben de gülerek.
Ertesi sabah telefon susmak bilmedi. Gürkan arıyordu. Ahmet ekranı uzun süre izledi, sonra benim kahve içip kitap okuyuşuma baktı, sessizce sesi kıstı ve telefonu yüzüstü çevirdi.
Açmayacak mısın? dedim.
Yok, bırakalım biraz kafası dağılsın. Belki de hiç açmam. Dün akşamki sessizlik gibisi var mı?
Annem üzülür dedim.
Olsun, biraz da annem görsün, benim de dişim varmış. Yani bizim, birlikte. Artık ekip olduk, değil mi?
Evet, dedim. Sessizliği ve elmalı ördeği sevenler ekibi.
Bir hafta sonra öğrendim ki, Gürkan tüm akrabalara gelin hiç yoktan beni kapı dışarı etti, zavallı kardeşim de sustu diye anlatıp durmuş. Dinleyenler başta üzülmüş, ama nedense herkes bize daha sık misafir olmaya başladı ve oldukça kibar davrandılar. Demek ki, bu evde kabalığa tahammül yok namı, en iyi güvenlik sistemiymiş.
Örtü mü? Onu da büyükannemin tarifiyle; tuz ve kaynar suyla tertemiz yaptım. Gürkanı da o şekilde temizledim hayatımızdan. Biraz uğraş, biraz yanık, ama şimdi hem ev hem içimiz tertemiz.
Bu olaydan çıkardığım ders, aileyi, huzuru ve kendimi hiçbir şeye değişmemek gerektiği oldu. Korkan, susan bir eş olarak değil; seven, sahip çıkan bir koca olarak hem eşime, hem yuvama sahip çıktım. Bizim yuvamız artık, tam da olması gerektiği gibi; huzurlu ve tertemiz.




