Canım Annem. Bir Hikaye
Handan, meğersem büyüdüğü ailenin öz ailesi olmadığını öğrenmişti.
Ne kadar uğraşsa da hâlâ inanmakta zorluk çekiyordu. Zaten kime anlatsın, konuşacak kimse de kalmamıştı. Onu büyüten anne ve babası, sanki birbirine söz vermiş gibi, arka arkaya veda etmişlerdi bu dünyaya. Önce babası hastalandı, yatağa düştü, bir daha kalkamadı. Sonra da annesi gitti.
O zamanlar Handan, annesinin başında oturuyordu, o zayıf, cansız elini tutuyordu. Annesi çok ama çok kötüydü. Derken birden, annenin gözleri hafifçe aralandı:
Handancığım, kızım Babayla ben sana bir türlü anlatamadık. Dilimiz varmadı… Biz seni bulduk aslında. Evet, bulduk, ormanda. Ağlıyordun, kaybolmuşsun. Ararlar diye çok bekledik. Karakola bildirdik. Ama kimse seni sormadı. Başına bir şey mi geldi, bilmiyorum. Sonra da seni evlat edinmemize izin verdiler.
Benim komodinin çekmecesinde bazı belgeler var Yazışmalar da duruyor, okumak istersen bir bak. Bizi affet kızım. Anne yoruldu, biraz gözlerini dinlendirecek.
Olur mu öyle şey annem, diye mırıldandı Handan, gözyaşına boğulmuş halde annesinin elini yanağına bastırarak annem, ben seni çok seviyorum, iyileşmeni istiyorum.
Ama mucize gerçekleşmedi. Birkaç gün sonra anne de yok olmuştu artık.
Keşke hiç anlatmasaydı da, diye düşündü Handan.
O son sözleri çocuklarına ve kocasına hiç söylemedi. Kendi de zihninin en tozlu köşelerine gömüp, unutmuş gibi yapmıştı annesinin o itirafını.
Çocukları dedelerini ve babaannelerini çok seviyordu. Handan, bütün aileyi böylesine karmaşık bir hakikate bulaştırmaya hiç niyetli değildi.
Ama bir gün, tarif edemediği bir dürtüyle, annesinin söz ettiği dosyayı açtı.
Gazete kupürü, dilekçeler, cevaplar Handan okumaya başladı, bırakamadı. Ne tatlı, ne güzel insanlardı onlar!
Handanı, yani kendisini, o zaman bir buçuk yaşında, Yedigöllerde bir ormanlık alanda bulmuşlar. Anneyle babanın da yaşı ileriyordu, çocukları olmamış. Birden, ağlayan küçücük bir kız ellerini onlara uzatınca Dönemin köy muhtarı çaresizce, Kimse kayıp çocuk sormadı demiş. Sonra onlar evlat edinmiş Handanı. Ama anne, biyolojik ailesini aramaya devam etmiş.
Muhtemelen artık bulmak istediğinden değil de, birileri gün gelir de Bu çocuk bizim diye çıkarsa korkusundan
Handan, dosyayı hızlıca kapatıp rafa tıktı. Kime ne bu gerçekten?
Bir hafta sonra Handanı personel müdürlüğüne çağırdılar:
Handan Hanım, eski iş yerinizden sizinle ilgili soruşturma gelmiş.
Yanında oturan memurun yanında, Handanla yaşıt bir kadın vardı:
Merhaba, adım Zehra. Sizinle konuşmam gerek, diyerek personelciye baktı ben İlyasın eski eşinin bir yakınıyım. Siz onun kızı mısınız?
Bana eski işten diye söylediler, diye çıkıştı personelci, özel işlerinizi dışarıda halledin!
Zehra Hanım, çıkalım şurada konuşalım, dedi Handan. O bakışlar eşliğinde dışarı çıktılar.
Kusura bakmayın, biraz acayip olacak ama birine söz verdim, deyip Zehra başladı anlatmaya:
Üç yıl önce ilk öğretmenime rasladım. Ben ilkokulu Beypazarında okumuştum. Sonra o öğretmenimiz başka yere taşındı. Huysuz, yalnız, yaşlı bir kadındı. Bir gün çay içmeye çağırdı. Sonra da sizden bahsetti. Kızı yıllar önce kaybolmuş, çok küçükmüş. Sizin annenizle mektuplaşıyorlarmış.
Özür dilerim Zehra Hanım, annem vefat etti, ben bu işlerle ilgilenmiyorum, deyip Handan arkasını döndü.
Özür dilerim, anlıyorum sizi. Ama işte Öğretmenim, Cevriye Hanım, çok hastaymış. Kansermiş, doktorlar pek ümit vermiyor. Son bir arzusu, kızını bulmak. Bakın, saçının bir tutamını bile verdi bana, test yapalım diye, aklınız alıyor mu?
Handan tam gitmek üzereydi ki, bir şey onu durdurdu:
Yani diyorsunuz ki, hasta durumu çok kötü?
Zehra başını salladı.
Handan, Zehradan saç tutamı bulunan poşeti aldı ve iletişimde kalmaya karar verdi.
Bir hafta sonra Cevriye Hanımı ziyarete birlikte hastaneye gittiler.
Odaya girdiklerinde, Cevriye Hanım öyle gözlerini kısarak bakmaya çalıştı ki:
Ay Zehra, sen geldin mi? Sağ ol kızım, öyle mahcup, sevinçli gülümsedi. Sonra Handana döndü.
Cevriye Hanım, bakın, buldum, yanında getirdim. Handan Hanım kendisi gelmek istedi, ve Zehra, Cevriye Hanıma zarfı uzattı.
Nedir o? Gözlüğü taksam da pek göremem artık, gözleri öylece kendisini bekliyordu.
Test sonucu, dedi Zehra, zarfı açıp kağıdı çıkarırken, yazıyor ki, akrabalığınız kanıtlandı. Handan Hanım sizin öz kızınız.
Cevriye Hanımın yüzü aydınlandı, canlandı. Sevinçten gözleri yaşardı:
Güzel kızım! Benim canım yavrum Hayattaymışsın, genceciksin, bana gençliğimi hatırlattın. Ah canım benim, hep geceleri uyanıp ağladığını, isimle çağırdığını duyar gibi oldum.
Beni affetmek yok tabii Olsun, yaşıyorsun ya, ben rahatladım artık.
Bir süre sonra, Zehra ve Handan odadan çıktılar. Cevriye Hanım iyice yorulmuş ve uyumuştu.
Çok teşekkürler Handan Hanım. Gördünüz, çok kötü durumda. Onu çok mutlu ettiniz.
Birkaç gün sonra, Cevriye Hanım hayata gözlerini yumdu.
Handan, annesinin dosyasındaki her kağıdı küçük küçük parçaladı. Kimseciklerin o gereksiz hakikati öğrenmesini istemedi.
Zaten kime ne? Handanın başka bir annesi hiç olmamıştı ki.
Peki ya Cevriye Hanım? O da işte kutsal bir yalan Doğru mu yaptı, bilmiyorum. Ama öyle yapmak en iyisiydi sanki.
Sonuçta herkes kendi vicdanında verdiklerinin hesabını verir.




