Evlenmekten Vazgeçtim Arşip geceleri laboratuvarda sabahlara kadar deney tüplerinde sıvılar aktarır, tozları incelerdi. Kırk yaşında olan bu bilim adamı, nadir bir bitkinin köklerinden elde ettiği ürünü yakında topluma sunabileceğine ve emeklerinin meyvesini alacağına inanıyordu. Bu yoğun çalışmalar içinde, yakın zamanda enstitüde işe başlayan genç temizlikçi Sofya’nın kendisine olan ilgisini pek fark etmiyordu. Sofya, işini unutup saatlerce onun odasında temizlik bahanesiyle kalıyor, Arşip ise başarısının hayaliyle başka hiçbir şeyi gözünün önünde görmüyordu. Nihayet bir akşam, cesaretini toplayan Sofya sordu: — Arşip Bey, sabahtan beri yerinizden kalkmadınız. Belki birlikte bir çay içeriz? Yanımda elektrikli çaydanlık var, bir de ev yapımı sucuk getirdim… Ev yapımı yiyecek kelimesini duyunca Arşip işinden başını kaldırdı: — Çay güzel olur, sucuğu da reddetmek günah. Bunu fırsat bilen Sofya heyecanla çantasından çaydanlığı ve şeffaf kabındaki sucukları çıkardı. Annesi ona köyden kıyma getirmiş, o da yağlı sucuklar yapıp fırında pişirmişti. Arşip, bilindik titizliğiyle kabı inceledi: — Bu yiyecek sabahtan beri mı çantanda bekledi? — Evet ama soğuk yerdeydi, sıkıntı olmaz, dedi Sofya endişeyle. — Peki kapağı sıkı kapalı mıydı? — Evet… Yoksa bozuldu mu dersiniz? Vestiyer zaten soğuktu. Daha kaloriferler yanmadı… — O zaman sadece çay içelim, bunları eve götür. Akşamını sucuk yapmaya harcayan Sofya, Arşip’in elinden kabı çekip aldı. Kısa süre içinde aralarındaki bu küçük gerginlik yerini sıcak bir sohbet ve hazırlanmış yiyeceklerle paylaşılan bir akşama bıraktı. Arşip de, bir anda “acaba hata mı ettim?” diye düşünmeye başladı. Sofya’nın neşesi ve samimiyeti, yaşadığı yalnız bilimin uzak dünyasına sıcaklık getirdi. Sohbetleri ilerledikçe aralarındaki çekim arttı ve Arşip, ertesi gün yeniden onu göreceği anı iple çekmeye başladı. Derken, olaylar iyice ciddileşti ve Arşip, Sofya’nın ailesiyle tanışmak için, İstanbul’un dışındaki küçük bir Anadolu kasabasına, eski püskü bir eve gitti. Sofya’nın annesi kırk beş yaşında, babası ise otuzlarında – genç, canlı bir adam. Aileyle tanışmada işler beklendiği gibi gitmedi. Sofya’nın annesinin öfkesiyle yüzleşen, evde yükselen aile kavgaları arasında kalan Arşip, sonunda yabancısı olduğu bu ortamda ne aradığını sorgulamaya başlar; bir yandan soğuk, bir yandan yaşanan kaos Arşip’in sinirlerini alt üst eder. Nihayet yaşanan bir sağlık krizi, aldatıcı barışmalar ve gergin akşamlar… Hepsi Arşip’in kafasında aynı soruyu sordurtur: “Bu evlilik işini neden kabul ettim? Mis gibi laboratuvarımda, kendi başıma yaşamak varken buna ne gerek vardı?” Hayatının merkezine bilimini koyan Arşip, bir Anadolu kasabası evindeki aile draması, köy usulü yemekler, genç bir kadının saf sevgisi ve kendi alışık olmadığı gelenekler arasında kalakalır… Peki, Arşip kalbinin sesini mi, yoksa mantığını mı dinleyecek? *** Evlenmekten Vazgeçtim – Bir Bilim Adamının Anadolu Macerası ve Aile Dramı

Evlenmekten Vazgeçtim

Arif, geceleri İstanbuldaki laboratuvarda geç saatlere kadar kalır, türlü kimyasalları tüpten tüpe aktarır, toz numuneler üzerinde çalışırdı.

Kırk yaşındaki bilim insanı, azmi sayesinde kısa sürede bir sonuca ulaşacağına ve nadir bir bitkinin kökünden elde ettiği ürününü topluma tanıtabileceğine yürekten inanıyordu.

Bu tutku, Arifin laboratuvara yeni alınan genç temizlik görevlisi Sümeyyenin ona olan ilgisini fark etmesine bile engel oluyordu.

Arif, sonuca ulaşmaya kilitlenmiş hâlde, Sümeyyenin işi gücü bırakıp saatlerce elinde vileda ile kapının önünde durmuş, gözlerini ona diktiğini fark etmiyordu.

Bir akşam nihayet Sümeyye cesaretini topladı ve:

Arif Bey, sabahtan beri yerinizden bile kalkmadınız. Bir çay içelim mi? Yanımda elektrikli kettleım var, yanlışlıkla getirmişim. Bir de kendi yaptığım sucuklardan getirdim, dedi.

Birden sucuk kelimesini duyunca Arif, çalışmayı bırakıp masadan kalktı.

Çay iyidir. Sucuk da iyi diyorsun ha? Böyle bir ikramı geri çevirmek olmaz, dedi.

Mutluluktan elleri titreyen Sümeyye sırt çantasından önce kettleı, sonra içi sucuk dolu kabı çıkarttı.

Dün annem köyden ev yapımı kıyma getirdi, ben de bol yağlı sucuk hazırladım ve fırınladım, dedi heyecanla.

Sümeyye, kabı masaya koydu. Arif de gözlüğünü cebinden çıkarıp taktı.

Çay suyu ısınırken Arif, kabı inceledi. Şeffaf plasik bir kap:

Sorması ayıp, bu yemek sabah beri çantanda mıydı? diye sordu.

Kız mahcuptu, omzunu silkti:

E sabah koymuştum, neden sordunuz?

Ve kapağı böyle sıkı mıydı hep?

Evet. Yoksa ekşimiş midir? Soyunma odasında durdu, orası soğuk, kalorifer hala yanmıyor, dedi Sümeyye.

Arifte bir tereddüt oluştu:

Peki. O zaman sadece çay içelim. Şunu eve götür istersen.

Emek verdiği sucukları reddedilince Sümeyye bozuldu, kabı hızla geri aldı.

Arif onun sinirlendiğini alnının ortasında çatılan kaşlarından anladı.

Açma sakın! diye panikle bağırdı ve mendille burnunu kapatıp uzaklaştı.

Ancak Sümeyye kabı açtı, kokladı ve:

Valla gayet güzel kokuyor. Siz İstanbullular çok naziksiniz, istemezseniz ben yerim, dedi.

Masaya sertçe kabı bıraktı, çayı bardaklara doldurdu.

Arif masaya yaklaşırken çayın sıcağı içini ısıttı, ruh hâli değişti. Sümeyye sucuğu iştahla çiğniyordu.

Dana eti mi? diye sordu Arif.

Sümeyye ağzı dolu halde Evet anlamında başını salladı.

Görüntüsü güzel, hele kokusu… fena değil.

Arifin ağzı sulandı. Bedenine detay anlatılmaz ki.

İç geçirip mırıldandı:

Aslında soyunma odasında sıcaklık yirmi iki dereceyi geçmez, teorik olarak mikroorganizma oluşmaz

Kız dönüp baktı.

Ne? Kesmeyin lütfen, deyip ağzındaki yağı alnına damlatmıştı bile.

Arifin aklına birbiriyle zıt düşünceler doluştu:

Harika pişmiş olmalı. Şu kokuya bak Keşke konuşmasaydım.
Saçmalama Arif, saklama koşulları belirsiz. Sümeyye de pek akıllı biri sayılmaz, kim bilir güvenli mi?

Böyle kendine telkin verirken boğazı kazınmaya başladı, midesi guruldadı.

Sonra, kontrol edemediği bir şey oldu! Bilincinin karardığını hissetti. Elini istemsizce sucuğa uzattı. Isırınca ince zar patladı.

Müthiş, kim yaptı bunu?

Ben, demişti Sümeyye, azıcık kızararak.

Arif gözleri kapalı şekilde yemeye devam etti.

Diyecek söz bulamıyorum.

Sümeyye hemen ellerini önlüğüne silip gözyaşını da yok etti.

Güzelmiş, işte böyle karar verilir. Ben çocukluğumdan beri mutfaktayım.

***

Arif, bu güzel akşam yemeği sonrası Sümeyyeyi otobüs durağına bırakmayı teklif etti.

Sohbetleri ilerledi. Sümeyyenin yirmi üç yaşında olduğunu öğrenince epey genç buldu. Adeta kızı yaşında.

Durağa vardılar, uzun süre otobüs gelmedi.

Yarın sana kendi yaptığım kurabiyelerden getireyim mi? dedi Sümeyye. Havuçlu mu, lorlu mu seversin?

Hepsini severim.

O zaman ikisinden de yaparım.

Hayret, Arif ertesi günü iple çekmeye başladı.

Hatta formülleri bir an olsun unuttu. O gece gördüğü utanç verici rüyada ise Sümeyye üstündeki gömleğini çıkarıyordu.

Sabah yanakları ateş gibi uyandı.

Yahu kırk yıl yaşadım, hayatımda hiç kadına bakmadım, bu işte bir iş var, dedi kendi kendine.

Bölüm 2

Gelecekteki kayınvalidesiyle tanışacağı için Arif oldukça gerilmişti. Taksiyle bozuk yollardan giderlerken, beresini çıkartıp azıcık saçını öne tarayarak kelleyi kapatmaya çabalamıştı.

Daha dün Sümeyye, Arifin başını dizine koyup cımbızla bütün beyaz saçlarını yolmuştu.

Arif tıraş olup takım elbisesini giydi, kravat takıp güzelce kokulandı.

Sümeyye ona yüzünü yaslayıp kediler gibi gülümsedi.

Sana bayılacaklar, diye cesaret verse de Arif endişeliydi.

Annen kaç yaşında?

Kırk beş.

Ben kırk yaşındayım. Bunu kabul eder mi?

Ne yapsın, mecbur. Karşı çıkarsa, ona senden hamile olduğumu söylerim.

Böyle başlarsak işimiz zor! dedi Arif dehşetle.

Vardılar. Arif taksiden inince beresini rüzgardan kaptırmamak için sımsıkı tuttu. Karlar içinde, gördüğü en yüksek yığınlarla çevriliydi.

Etrafına bakınırken Sümeyye, hem kendi hem de Arifin poşetlerini kapıp eve ilerledi.

Böyle bir evi ancak karikatürlerde görmüştü Arif: Yamuk, eski eternitten çatı, soba borusunun ucunda yanık bir güveç tencere.

Odaya sokulunca yün halının üstünde çıtırtılar geldi, duvarlar beyaza boyanmış ama kırık dökük.

Allahım, ne biçim yer burası? Böyle bir yerde yaşanır mı? diyerek dehşete kapıldı. Belki de Sümeyyenin getirdiği yer konuk evi, ya da avcı kulübesiydi. Kalınmaz ki burada!

Ama Sümeyye Ayakkabını çıkar deyip biricik odaya buyur edince, ciddiyeti anladı Arif.

Odada, pazen sabahlıklı bir kadın dikiliyordu.

Anne, işte Arif, İstanbuldan gelen damadım, hani bahsetmiştim, dedi Sümeyye.

Kadın soğuk davrandı.

Hoş geldin, dedi ama gözlerini tepeden tırnağa dikip bakışları hiç dostça değildi.

Şaka mı yapıyorsun, Sümeyye? Kaç yaşındasın sen? dedi anne.

Arif telaşa kapıldı.

Kusura bakmayın. Ben Arif, kızınızla aynı işyerindeyiz

Kaç yaşındasın? diye bastırdı kadın.

Kırkım.

Kızım ise yirmi üç! Aranızda yaşı kadar fark var!

Lütfen, sakin olun Evet yaş farkı var ama Sümeyyeyi seviyorum. Ona kötü bir şey yapmam. Şehirde evim, yazlığım var.

Araban yok!

Evet çünkü biraz gözüm zayıf, araba kullanamıyorum. Ama gerektiğinde araba alırım, Sümeyyeye de alır sürdürürüm

Olmaz! Kızımı hizmetçin mi yapacaksın? Osmanlıda mı kalmışız? dedi anne sinirle.

Olur mu öyle şey! Dürüstçe evlenmek istiyorum, nikah, düğün çocuk hepsi olacak! dediyse de dinletemedi.

Bu esnada, sobanın arkasından gülen bir adam çıktı. Otuzlarında, esmerce, yakışıklı, dolgun dudaklı biri. Sümeyyenin üvey babasıymış.

Hoş geldiniz, memnun oldum, dedi gülümseyerek.

Kadın hemen çıkıştı:

Andrii, yağcılık etme, kızımı bu yaşlıya vermem!

Sümeyye atladı:

Anne, böyle konuşma, ben onunla gidiyorum!

İzin vermem!

Arif olay büyümesin diye Sümeyyenin elinden usulca ayrılıp gitmeye yeltendi.

Sümeyye, affet. Annenin sözünün üstüne çıkamam, dedi.

Bana kötü davranmasına razı mısın? Zaten kendine genç sevgili bulmuşken beni evden kovdu ki rahat edebilsin! diye bağırdı Sümeyye.

Sus kız! diye bağırınca, ortalık karıştı.

Arif kafasını omzuna çekip atraksiyona kapılmadan kapıya yürüdü. Tam çıkarken, uçan bir tabure kolunun yanından geçti.

Yarabbim Sen koru, diye dua ede ede kendini dışarı attı.

Yarım köyü turladı, taksi veya minibüs bulmak için. Kalbi sıkıştı stresten. Tansiyonum çıkmıştır kesin dedi.

Ne işim vardı benim evlilikte! diye sitem etti. “Dursaydım ya laboratuvarda… Niye bulaştım ki bu maceraya!”

Yorulunca tekrar başladığı eve döndü. Evi baca ucundaki yanık tencereden tanıdı.

Yaklaştı; içeride artık bağrışma yoktu.

Kapı açıldı, Sümeyye valizlerle dışarı çıktı.

Arifciğim, buradasın! dedi endişeli.

Az hava almaya çıktım, dedi adamcağız, üşüdüğünden gizleyerek.

Annem izin vermiyorsa, ben onun evini terk ediyorum, dedi Sümeyye kararlı.

Arif suskundu. Ayakkabıları buz gibi, parmakları donuyordu, karda zıplamaya başladı.

Artık üşümekten sevgiyi düşünecek hali kalmamıştı.

Hatta, Sümeyye ve ailesinden kaçmak istediğine karar verdi.

O sırada Sümeyyenin annesi de üstüne kürk atmış, ayağında kara lastiklerle kapıya çıktı.

Madem saygı duymuyorsun, yolun açık olsun evladım, dedi. Artık sana o bakacak.

Sümeyye başını salladı:

Seninle kalacağıma onunla kalırım. Arif harika bir insan! Bir de taksi ayarlasana anne…

Ne? Bir de! dedim mi ben bakmam sizden. Ne haliniz varsa görün.

Sümeyye Arif’e sığınmak için yanağını dayadı:

Ne olur bir çözüm bul…

Arif, titreyerek cevapladı:

Telefon çekmiyor ki, ancak komşudan yardım iste de taksi çağırsınlar!

Hayatında ilk defa, böyle karışık ve tatsız bir manzarada bulmuştu kendini Arif. Zaten korkudan ve soğuktan bacakları kesilince, yere yığıldı.

Ne oldu?! diye panikledi Sümeyye.

Arif zorla konuştu:

Başım dönüyor, galiba burada öleceğim. Eve dönmek istiyorum.

Hayır! diye haykırınca Arif iyice daraldı, adeta cehennem gibi geldi ortam.

***

Nihayet, köyün hemşiresi geldi ve Arife iğne yaptı, adam kendine geldi.

Odanın yamuk tavanını, kireçli duvarları görünce tekrar irkildi.

Kalkmaya çalışırken hemşire uyardı:

Kalkmayın, yarım saat uzanın lütfen.

Neyim var? dedi Arif kısık sesle.

Tansiyonunuz fırlamış. Sinirlenmek yasak.

…Hayatımda hiç böyle sinirlenmemiştim ta ki bugüne kadar.

Gözünün önünde gelecek kayınvalidesinin ekşi yüzü belirdi:

Bir de hastaymış! dediğini duyar gibi oldu.

Sümeyye annesine çıkıştı, bir yandan Arife sıcak çay içirdi.

Hemşire gitmeye hazırlanırken Arif sordu:

Beni de götürebilir misiniz?

Nereye?

Ambulansınız yok mu?

Ben burada yaşıyorum, köyün hemşiresiyim.

Sümeyye yanaştı:

Kaçmak istedin ama artık gereksiz Annem barışmak istedi. Artık kabullendi bizi.

Arif içinden Siz kendi aranızda kabullenmiş olabilirsiniz ama ben buradan sağ çıkabilirsem bir daha kadınların yakınına uğramam, diye geçirdi.

***

Arif işini bitirip laboratuvarda çalışan sekretere döndü:

Ben çıkıyorum, siz de toparlayın artık. Laboratuvarı kilitleyeceğim, dedi.

Genç kadın utanarak gözlüklerini düzeltti:

Kurabiye getirmiştim, çay içer miyiz?

Hayır, kesinlikle olmaz! İş yerinde çay içilmez, iş yapılır!

E mesai bitti, dedi kadın gülümseyerek.

Evine git! diye Arif seslendi.

Kadının yüzü düştü, eşyasını toplayıp çıktı.

Sinirli adam, diye fısıldadı giderken.

Arif derin bir nefes çekip laboratuvarı kilitledi.

Tavandan saat sekizi vuruyordu eve gelince.

Sümeyye kapıyı açtı.

Hoş geldin Arif Bey.

Akşam yemeğinde ne var? diye sordu, yüzüne bile bakmadan.

Kaz çorbası ve patatesli mantı yaptım.

Harika. Karnım çok aç. Aldığım malzeme parasını not et, ay sonunda maaşına eklerim.

Arif ayakkabısını çıkarıp eli yüzünü yıkadı, mutfağa geçip yemeğini beklemeye başladı.

Sümeyye yanında oyalanıyordu:

Anneme hâlâ kızgın mısın? O aslında korkmuştu. Böyle zengin, saygın bir bilim insanı acaba kızıma ciddiyetle yaklaşır mı, diye çekindi sadece.

Fiyaka olsun diye öyle davrandı. Biz bana şaka yapıyorduk! Ama ben seni hep sevdim

Arif süpürgeyle çorbayı karıştırırken bir türlü rahatlayamıyordu.

Yoksa aile kavgasından mı korktun? Biz bin kere kavga edip barıştık Şenlikli aileyiz, abarttık belki ama

Arif sessizce Sümeyyenin omzuna dokundu, onu önce antreye, sonra kapının önüne çıkardı, eşyalarını eline tutuşturdu.

Geç oldu, eve git. Yarın gelmene gerek yok, mantıdan yerim. Ama öbür gün beklerim.

Ağlayan Sümeyyeyi çıkardıktan sonra, mutfağa dönüp sessizce yemeğine devam etti.

Rate article
Lifequest
Evlenmekten Vazgeçtim Arşip geceleri laboratuvarda sabahlara kadar deney tüplerinde sıvılar aktarır, tozları incelerdi. Kırk yaşında olan bu bilim adamı, nadir bir bitkinin köklerinden elde ettiği ürünü yakında topluma sunabileceğine ve emeklerinin meyvesini alacağına inanıyordu. Bu yoğun çalışmalar içinde, yakın zamanda enstitüde işe başlayan genç temizlikçi Sofya’nın kendisine olan ilgisini pek fark etmiyordu. Sofya, işini unutup saatlerce onun odasında temizlik bahanesiyle kalıyor, Arşip ise başarısının hayaliyle başka hiçbir şeyi gözünün önünde görmüyordu. Nihayet bir akşam, cesaretini toplayan Sofya sordu: — Arşip Bey, sabahtan beri yerinizden kalkmadınız. Belki birlikte bir çay içeriz? Yanımda elektrikli çaydanlık var, bir de ev yapımı sucuk getirdim… Ev yapımı yiyecek kelimesini duyunca Arşip işinden başını kaldırdı: — Çay güzel olur, sucuğu da reddetmek günah. Bunu fırsat bilen Sofya heyecanla çantasından çaydanlığı ve şeffaf kabındaki sucukları çıkardı. Annesi ona köyden kıyma getirmiş, o da yağlı sucuklar yapıp fırında pişirmişti. Arşip, bilindik titizliğiyle kabı inceledi: — Bu yiyecek sabahtan beri mı çantanda bekledi? — Evet ama soğuk yerdeydi, sıkıntı olmaz, dedi Sofya endişeyle. — Peki kapağı sıkı kapalı mıydı? — Evet… Yoksa bozuldu mu dersiniz? Vestiyer zaten soğuktu. Daha kaloriferler yanmadı… — O zaman sadece çay içelim, bunları eve götür. Akşamını sucuk yapmaya harcayan Sofya, Arşip’in elinden kabı çekip aldı. Kısa süre içinde aralarındaki bu küçük gerginlik yerini sıcak bir sohbet ve hazırlanmış yiyeceklerle paylaşılan bir akşama bıraktı. Arşip de, bir anda “acaba hata mı ettim?” diye düşünmeye başladı. Sofya’nın neşesi ve samimiyeti, yaşadığı yalnız bilimin uzak dünyasına sıcaklık getirdi. Sohbetleri ilerledikçe aralarındaki çekim arttı ve Arşip, ertesi gün yeniden onu göreceği anı iple çekmeye başladı. Derken, olaylar iyice ciddileşti ve Arşip, Sofya’nın ailesiyle tanışmak için, İstanbul’un dışındaki küçük bir Anadolu kasabasına, eski püskü bir eve gitti. Sofya’nın annesi kırk beş yaşında, babası ise otuzlarında – genç, canlı bir adam. Aileyle tanışmada işler beklendiği gibi gitmedi. Sofya’nın annesinin öfkesiyle yüzleşen, evde yükselen aile kavgaları arasında kalan Arşip, sonunda yabancısı olduğu bu ortamda ne aradığını sorgulamaya başlar; bir yandan soğuk, bir yandan yaşanan kaos Arşip’in sinirlerini alt üst eder. Nihayet yaşanan bir sağlık krizi, aldatıcı barışmalar ve gergin akşamlar… Hepsi Arşip’in kafasında aynı soruyu sordurtur: “Bu evlilik işini neden kabul ettim? Mis gibi laboratuvarımda, kendi başıma yaşamak varken buna ne gerek vardı?” Hayatının merkezine bilimini koyan Arşip, bir Anadolu kasabası evindeki aile draması, köy usulü yemekler, genç bir kadının saf sevgisi ve kendi alışık olmadığı gelenekler arasında kalakalır… Peki, Arşip kalbinin sesini mi, yoksa mantığını mı dinleyecek? *** Evlenmekten Vazgeçtim – Bir Bilim Adamının Anadolu Macerası ve Aile Dramı